Takip Et

Editörün Seçtikleri

2. Bölüm | Halkın Günlüğü’nden Yeni Demokrasi’ye Dostlukla: Ciğer mi “Mundar”, “Kedi” mi Kabahatli!

Açık ki, demokratik sorunlar doğrudan devrim sorunları karıştırılarak harman makinesine atılmıştır. İşte YD yazısının dogmatik darlık ve tekçilikle “canına okuduğu” bu gerçektir.

Yazımızın birinci bölümünü, Yeni Demokrasi (YD) gazetesinin, hakkımızda yaptığı ‘‘küçük-burjuva devrimciliği” biçimindeki değerlendirmesine, ikna edici ve açıklayıcı bir izahat getirerek, iddiasının altını doldurmasını talep ederek noktalamıştık. Yazımızın ikinci bölümünde, YD’deki yazının ikinci bölümünde bizlere verdikleri yanıtlar üzerinde duracağız. Her çelişkiye değil ama temel bazı noktalarda yoğunlaşacağız. Zorluk şudur; ideolojik-siyasi-örgütsel/askeri bir çizgi geleneğini temsil ederek eleştirilere muhatap ve yanıt oluyoruz, fakat aynı zamanda aynı gelenekten beslenen nitelik ve biçimleri farklı olan demokratik kuruma dönük eleştirilere de muhatap ve yanıt olmak durumunda kalıyoruz. Bu içiçe geçmişlik zorlayıcı olurken, muhatabımız bu iç içelikten adeta besleniyor. Demokratik kitle örgütü üzerinden ilgili siyasi yapıyı eleştiriyor. Üstelik ikisi arasındaki nitel ve en azından biçimsel farklılıkları es geçerek bunu yapıyor. Yani, istediğinde taşa sarılıyor, istediğinde çekice; ama genellikle taşla çekiç arasında doğru orantı kuramayıp, taşla çekici deforme etmeye çalışıyor. Taşlar duvarın örülmesinde rol oynuyor hepsi bu, ama çekiç taşları biçimlendirerek duvarın uygun yerine yerleştiriyor işin aslı-astarı bu. Hicivdeki taşla çekici mutlak biçimde birbirinden yalıtmak mümkün değilken, işlevlerini doğru kavrayıp yerli yerine tarif etmekse atlanamaz bir gereksinimdir. Kısacası, yazımızda pek tabii ki anlayış tartışmaları yeterince yer alacaktır. Çekiçle taşın kırılıp duvarın bir kenarına yerleştirilmesine, tersinden taşla çekicin kırılmaya çalışıldığına tanık olacağız. Taşla çekici yontmaya öykünmek beyhude çabadır.

Başlarken belirtelim; her kim ki, burjuva düzen sınırları içinde açık alan yasal demokratik mücadele zemininde konumlanan politik aksiyonlarla, bura aktörü durumundaki siyasi parti, demokratik kurum ve bunların omuzladığı mücadele ya da mücadelelerinin içeriğiyle, burjuva düzen içinde radikal bir değişim ve gerçek bir demokratikleşme öngörüyor veya bir devrim tasavvur ediyorsa, evet bu tasavvurla siyasi iktidar mücadelesini bunlar üzerinden inşa ederek başarmayı hayal ve iddia ediyorsa, o halt etmiştir. Bunu düş eden, katıksız bir reformist ve su katılmamış burjuva bir ahmaktır…

Bunun gibi; her kim ki, devrimci-demokratik sınıf ve halk güçlerini öteleyip horlama ve zengin mücadele biçimleri ve araçlarını küçümseyip yadsıma temelinde, devrimin soluk borularını kesip mücadeleyi kısırlaştıran ve proletaryayı burjuvazi karşısında silahsızlandıran siyasi aymazlıkla devrim mücadelesini sabit araç, yöntem ve biçimlere hapsederek daraltıp tek yanlı öznelcilikle tekleştiriyorsa, ve devrimci ajitasyon-propagandaya dönük söylemleri bilerek ihmal edip dar kaygılarıyla suistimal ediyor, durmuyor yasal-legal alan hassasiyetiyle biçimlenen dil ve söylemi manipüle edip demagoji malzemesi yapıyorsa, o, ideolojik-siyasi sermayesi durumundaki dogmatizmin kulvarında proletaryanın çıkarlarına sırt dönerek burjuvazinin ekmeğine yağ süren dar görüşlü bir burjuva, sağ gölgeli sol görünümden aldığı pirimle geçinmeye çalışan bir demagog ve ama her seferinde diyalektik tarafından örselenmekten kurtulamamış olan bir budaladır.[1]

Yeni Demokrasi eleştirilerinde bağlam sorunu…

Yeni Demokrasi yazısının anlayış ya da yaklaşım tarzındaki tipik problem, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, meseleleri bağlamından kopararak ele almak ya da farklı sorunlar zemininde cereyan eden tartışma veya görüşleri bağlamından kopararak başka tartışma ve görüşler için “delil” olarak sunma isabetsizliğidir. İsabetsizlik, eleştirisinin muhataplarını seçme ya da seçememe tavrıyla düştüğü kaotik eleştiri tarzıyla da genel ve belirgin bir konudur yazılarında. Ama Kaypakkaya yoldaşın görüşlerini bağlamından kopararak örneklemek sadece isabetsizlik değil, Kaypakkaya yoldaşı tahrif etmektir. Aslen yapılan, yaptıkları budur.

Bağlam ve isabet meselesinde düştükleri bu durum, yürüttükleri eleştiriyi zayıflatırken, verdikleri alıntıların da konu özgülünde havada kalmasına yol açmaktadır. Örneğin, Emek ve Özgürlük İttifakı’na dönük yürütülen eleştiride, ittifakın mevcut iktidar şahsında somutlanan ve genel burjuva sınıf düzeninin eseri olan demokratik-politik sorunlara dönük çözüm önerileri, talepler vb. ele alınarak irdelenmiş, bu talep ve çözüm önerilerinin eleştirisi üzerinden bir sonuç çıkarılarak önümüze koyulmuş, SMF sözcüsünün sözleri üzerinden kadim hedef SMF işaret edilerek, Kaypakkaya yoldaştan alıntılar aktarılarak SMF’nin ahvaline dair tespitler ortaya koyulmuştur.

Kaypakkaya yoldaştan aktarılan alıntı, Kaypakkaya yoldaşın TİİKP revizyonizminin program taslağını eleştirdiği ve eleştirirken o çizgi ve programın revizyonist hattına karşı ifade ettiği görüşlerdir. Yani, TİİKP revizyonistleri, “acil talep ve ihtiyaçların” savunulmasını partinin çizgisi haline getirmeye çalıştıkları, bu talepleri devrimci sloganların yerine geçirmek istedikleri, dahası “bugünkü düzeni yıkmak için harekete geçen kitlelerin karşısına geçip ‘acil talep’ nutku atmanın” gerici olacağı ve acil talepler uğruna mücadelenin hiçbir zaman esas hale getirilemeyeceği vb. görüşlerini ifade etmektedir.

Kısacası, Kaypakkaya yoldaş, bu görüşler temelinde ve doğrudan TİİKP program taslağı üzerine, bu programın reformist-revizyonist görüşlerine ya da parti programı haline getirilmek istenen bu çizgiye karşı bu sözleri söylemiştir. Dolayısıyla, somut bir durum, somutta gelişen reformist-revizyonist çizgi ve parti çizgisini reformist-revizyonist zemine çeken ilgili çizgi şahsında yürüttüğü eleştirilerdir aktarılan bu alıntıdaki görüşler. Ama TİİKP revizyonizmi için ifade edilmiş bu görüş ve eleştirileri TİİKP bağlamından kopararak, onunla alakası olmayan, acil talepler uğruna mücadeleyi esas hale getirme veya bunu bir parti programı yerine koyma, bir parti programının çizgisini bu eksende değiştirme gibi bir realiteden uzak olan EÖİ veya SMF gibi demokratik kurumların politik-demokratik mücadele zemininde ortaya koyduğu taleplerle özdeşleştirmek, bir ve aynı görmek-göstermek, eğer bir manipülasyon değilse, meseleleri bağlamından koparan isabetsizliktir.

Kaypakkaya yoldaşın sözlerine muhatap olan, devrim programına sahip olan illegal bir siyasi partidir; Komünist çizgi iddiasında olan tek bir partidir. Bu partinin, devrim programını “acil talepler” ekseninde biçimlendirmesi, bu mücadeleyi esas alması ve genel çizgi haline getirmesidir. Buna karşın SMF’nin bileşeni olduğu EÖİ ise, illegal olmayıp yasal zeminde kurulmuş olan siyasi parti ve demokratik kurumlardan oluşan demokratik bir ittifak, yasal statüye sahip legal parti ve kurumların aynı zemindeki ittifakıdır. Tek bir parti ya da illegal nitelik taşıyan bir parti-partiler ve ittifakı durumunda değildir. Bu ittifakın bir devrim programı yoktur. Devrimci bir programın reformist-revizyonist rotaya oturtulması gibi bir realite, tartışma vb. söz konusu değildir. TİİKP şahsında gelişen ve geçerli olan çizgi, program ve bu programın acil taleplerin esas alınması yoluyla programın reformist zemine kaydırılması tartışması, EÖİ şahsında geçerli değil, talepleri, çözüm önerileri bu tartışmadan bağımsızdır. Bugün EÖİ şahsında veya talep ve çözüm önerileri bağlamında acil taleplerden bahsetmek yanlış değil doğrudur. Acil talepler ve mücadeleden bahsetmek ayrı şey, ama bunları devrim iddiasıyla hareket eden bir parti programı haline getirmek daha ayrı şeydir. Özcesi, YD’nin burada yürüttüğü eleştiri ve Kaypakkaya yoldaşa başvurarak tanık etmesi bağlamından koparılmış soyut bir tartışmadır. Bir doğru her şart ve koşul ya da durum için kullanılmaz, geçerli olmaz.

TİİKP ile EÖİ, her bakımdan birbirinden bağımsız süreçlerdir, benzetilemez farklı gelişme ve içerikler taşıyan tartışmalardır. Tek benzerlik acil talepler sözüdür. O halde, Kaypakkaya yoldaştan verilen alıntı bağlamından koparılmış bir tartışma zemininde isabetsiz kullanılmıştır. İsabetsizlik, illegal ve silahlı mücadele örgütlenmesine sahip olan bir siyasi parti ile demokratik kurum ve siyasi partileri ve bu zemindeki ittifakı aynı kefeye koyarak eleştiriye tabi tutmakta sırıtmaktadır. Ki, YD’nin buradaki ısrarı, düştüğü kafa karışıklığından kolayca kurtulamayacağını gösteriyor…

Örneğin, YD, SMF ve EÖİ’nin anti-faşist mücadele vereceği beyanını alaya alarak bunu olanaksız görüyor, tekçi sığlığa esir olan tahrifatla Kaypakkaya yoldaşa başvuruyor. Kaypakkaya yoldaş, özetle; revizyonistlerin göstermek istediği gibi, faşizme karşı mücadelenin aracı devrimci güç birliği değil, halkın birleşik cephesidir diyor. Revizyonistlerin halkın birleşik cephesi karşısındaki tutumu ve bunun yerine devrimci güç birliğini koymalarına karşı, Kaypakkaya yoldaş haklı eleştiri yürütmektedir. Ancak, Kaypakkaya yoldaşın bu eleştirisi EÖİ’nin mevcut beyanıyla bir alaka taşımaz. Şayet, EÖİ, halkın birleşik cephesine karşı, devrimci güç birliğini alternatif şiar-çözüm olarak yükseltseydi, yani bu iddiayla ve bu anlayışla EÖİ’nin anti-faşist mücadelenin tek ve esas merkezi olarak ileri sürerek halkın birleşik cephesini geçersiz saysaydı, bu durumda YD’nin eleştirisi ve alıntısı haklı, yerinde ve isabetli olurdu. Ama durum bu değil. EÖİ, sadece antifaşist mücadele yürüteceğini-vereceğini beyan ediyor. Halkın birleşik cephesiyle ilgili bir münakaşa yürütmüyor, onu yadsıyarak ona alternatif rol olarak kendisini sunmuyor. Dolayısıyla, iki durum arasında bağ kurmak özel bir yetenek olarak YD’ye hastır. Bu bağlamsızlık ve isabetsizlik aslen tahrifatçılık değil midir?

Dahası, EÖİ neden anti-faşist mücadele veremezmiş, neden vermesin? Veremez mi? Peki devrim konusu olan talepler vb. ileri sürerek ne yapıyor? Açık faşizmle biçimlenen iktidara karşı mücadele ederken ne yapmış oluyor? Komprador tekelci burjuva sınıf ve klik iktidarına karşı mücadelesi anti-faşist mücadele değil midir? Neden antifaşist mücadele sayılmaz bu mücadele. Tamam, faşizme karşı mücadelenin aracı halkın birleşik cephesidir. Ama bu cephe dışında faşizme karşı mücadele verilemez mi, başka mücadele cephesi olmaz mı? Halkın birleşik cephesi devrimin üç ana silahından biridir, faşizme karşı mücadelenin stratejik aracıdır. Ama bu araç dışında başka hiçbir platform, güç, yapı, örgüt faşizme karşı mücadele edemez mi, anti-faşist mücadele veremez mi? Tekçiliğin kokusu buram buram yükseliyor yine.

Öte taraftan, halkın birleşik cephesinde yer alan güç ve kesimleri düşünüp dikkate aldığımızda, EÖİ bileşenleri bu cephenin de bileşenleri değil midir? Dolayısıyla, bu ittifak aynı zamanda halkın birleşik cephesine giderken atılan ve atılması gereken adımlardan biri, gelişim seyrine uygun bir adım değil midir? Halkın birleşik cephesi birdenbire kurulmayacağına göre, onun gelişim seyri nasıl olacak, hangi biçimde mümkün olacaktır? Bu ittifaklar kurulmadan ya da bu ittifakları kurmayla ilerlemeyen bir yolla halkın birleşik cephesi nasıl kurulacaktır? Anti-faşist mücadele cephesi en geniş bileşenli bir cephedir. Müsaade edin ve reva görün ki, EÖİ da bu bileşen içinde yer alma şansını kullansın. HBC stratejik araçtır, diğer biçimler taktiksel süreç olarak bu stratejik araca hizmet eden ve belki onu olanaklı kılan geçerli biçimlerdir. Neyine itiraz ediyorsunuz? Yapamazsınız demenizle her şey hal olmuyor; HBC öncesi süreçlere dair bir anlayış ortaya koymalısınız.

Daha somut olarak; diyelim ki sizler, evet yalnızca sizler, “biz anti-faşist mücadele veriyoruz” dediğinizde bu yanlış mı olur? Mantığınıza göre yanlış olur; zira faşizme karşı mücadele aracı halkın birleşik cephesidir demektesiniz, böyle tekleştirmekte, kısırlaştırıp kötürüm hale getirmektesiniz. Kendinizi de anti-faşist mücadelenin dışına attınız bu tekçi ezberinizle. Bunun tasfiyecilikle bağı düşünülebilir mi? Bu anlayışınızla, anti-faşist mücadeleyi EÖİ’yi men ederek halkın birleşik cephesinin tekeline almakla kalmadınız, kendinizi de kuma serdiniz. Dolayısıyla, yarı-lümpen dille, “arkadaşlar siz balık mısınız, et misiniz anlayamadık” diyeceğinize, önce kendinizin ne yaptığına bakın. Farkında değilsiniz ama siyasi filler gibisiniz. Her şeyi yıkıp dökerek tam bir politik dağıtıcılık rolü üsleniyorsunuz.

Sağ gölgeli sol koşu

Bizi dinleyerek, EÖİ’nin talep ve çözüm önerileri temelinde içeriğe dönük eleştiriler yaptığını söylüyor yazı. Böylece eleştirilerinde daha somut bir yaklaşım ortaya koyma noktasına geliyor. Bu kötü değil, iyi olmuş. Zira, sadece kurumlara bakarak reformist değerlendirmesi-eleştirisi yapmak yeterli olmaz; tatmin edici olan içeriğe dönük eleştiridir. Somut tartışma somut eleştiriler üzerinden yürütülebilir.

Peşinen söyleyelim; YD, “iktidar derdi olmadığını söyleyen SMF” mealinde kurduğu tümceyle ya bilinçli bir çarpıtmaya tenezzül ediyor ya da basit kasıtla tüm muhatabını SMF olarak tanımlayıp lanse etme densizliğine düşüyor. Zira, SMF gibi demokratik kurum ve kitle örgütlerinin, birer siyasi iktidar organları-araçları olmadığını söyleyen SMF değil, bizzat yazımızdır! Yazımızın ileri sürdüğü bu değerlendirmeyi, hem SMF ile yazı arasındaki çelişkiyi arama aracı olarak kullanma ve hem de bu değerlendirmeyi SMF’ye atfetme yaklaşımı, anlaşılmaz bir keyfiyetçilikle çarpıtma durumudur. Ekleyelim, SMF sözcüsünün açıklamaları esas olarak yazımızın SMF’ye dönük yaptığı değerlendirmeyle paraleldir; bir çelişki yoktur. YD yazısının bu kamburunu düzelttikten sonra şunu söyleyebiliriz ki, eğer varsa kısmi bir dil farklılığı, yazının başka bir kürsüden, SMF sözcüsünün ise başka bir kürsüden konuştuğunu unutmamak gerektiğini salık veririz. Veririz de nafile; davulcu boynundaki davula tokmak sallamaktan başka bir ses duymaz ki. Duymasa da, düştüğü durum şu ki, ya “bananecilikle” ya da bilinçli tercihle iki durum arasındaki farkı dikkate almayarak ve siyaseti 2+2 eşittir 4 şeklinde klasik matematiğe indirgeyerek, kaba mekanikçi formel mantığa sahip olduğunu göstermekle kalmamış, “çelişkimiz” üzerinden caka satmaya kalkarken ipi boynuna dolamıştır.

EÖİ’nin diğer sözcülerinin açıklamaları mı? EÖİ bir ittifak olmakla birlikte, demokratik normlara sahiptir. Buna göre, ortaklaşılan fikirler gibi, her bileşenin bağımsız siyasi çizgisi ve perspektifi temelinde görüş ve irade beyan etmesi demokratik bir hak olarak tanınıp kabul gören bir gerçekliktir. İttifak etmekle, ittifak hiçbir bileşenin ajitasyon-propaganda serbestliğine kilit vurma durumunda değildir. Kimse ideolojik-siyasal çizgi ve anlayışını ipotek etmiş değildir. İttifakın normları, mutlak birlik ve bağımsız siyasi iradeyi yok sayan katılıkta antidemokratik değildir. Hatta her bileşen ittifaka farklı manalar da yükleyebilir. İttifak edilen zemin temel ilkelerinde ihlal edilip anlamsızlaştırılmadan her bileşen özgürce fikirlerini propaganda eder. Bu ittifakı anlamsızlaştırıp bozmaz. Hem birlik hem bağımsızlık siyaseti-ilkesi budur. Sağlam birlik ve ittifak anlayışı olamayanlar tabii ki bunu anlayamaz Elbette SMF sözcüsünün açıklamalarıyla diğer bileşen sözcülerin açıklamaları ve anlayışları farklılıklar göstermektedir. Şayet, bize dönük bir mahkûmiyet aranacaksa, bu, ittifak bileşenlerinin görüşleri üzerinden değil, bizim beyanlarımız üzerinden yapılmalıdır. SMF sözcüsünün beyanları da temsiliyet alanı bağlamında biçimlenen kısmi dil farklılığı dışında esasta problem taşımamaktadır.

Biz bir kez daha söyleyelim; EÖİ’nin bu talep ve çözüm önerileri yanlış mıdır, doğru mudur? Birinci mesele budur. Biz, katılımcı bileşen üzerinden reformist eleştirisi yapmanın sağlam bir eleştiri olmayacağı, dolayısıyla eleştirinin talepler ve içerikleri üzerinden tutarlı zemine oturacağı mealinde, bunlara bakın vb. demiştik. YD, bunu kabul edip talep ve çözüm önerilerine dönük eleştiriye geçerek, ilk eleştiri tarzının eksik olduğunu filen kabul etmiş oluyor. Mesele şu; talep ve çözüm önerilerinin içeriğine dönük yürüttüğü eleştiride, reformist iddiasını buradan arama-kanıtlama yerine, ilgili taleplerin reform talepleri olmayıp bu taleplerin bir devrim konusu olduğunu söyleyerek durumu nereye-neye bağladığını muğlak bırakmıştır. Yani, özünde reformistlikle eleştirirken, taleplerin devrim konuları olduğunu söyleyerek iddia etmiş olduğu reformistliği kendisi aklamış oluyor. Bunu da bizim EÖİ’nin devrim yapma vb. gibi bir iddiası yok şeklindeki görüşlerimize binaen yapıyor. Yani diyor ki, EÖİ bir devrim iddiası ortaya koyuyor, taleplerdeki söylemleri buna denk geliyor. Kaçırdığı nedir? Talep ve söylemlerin siyasal ajitasyon amaçlı ve propaganda maksatlı kullanılmasını göz ardı etmesi ya da görmek istememesidir. Bunu şimdilik geçelim.

Şimdi; şuna itirazınız var mı? Eleştiriye kapalı olmayıp tamamen eleştirilebilir olan ve kimi eksiklikler barındırması da mümkün olan EÖİ’nın ortaya koyduğu talep ve çözüm önerilerinin; Kürt ulusal sorununu, inanç sorunu, cinsiyet eşitliği, ekoloji sorunu ve emeğin özgürlüğü gibi meseleleri konu alması makul bir çerçeve, demokratik bir muhteva taşır diyoruz. Özellikle demokratik ve yasal zemindeki bir ittifak niteliği bakımından, EÖİ’nın bu talepleri isabetli ve yerinde değil midir? Değilse, sizce ne gibi talepler olmalı ve çözüm önerileri adına neler ileri sürülüp söylenmelidir?

İlgili taleplerin devrim talepleri-konuları olduğunu söylediğinize göre, bu talepleri esasta olumlayıp özde yanlış görmediğiniz anlaşılır. Öyle ya, devrim konulu taleplerinin dile getirilmesi veya ileri sürülmesi neden, niye yanlış olsun ki. Bundan hareketle diyebiliriz ki, yanlış gördüğünüz şey, (eleştirinize rağmen) esasta talepler ve muhtevası değil, çözüme dönük önerilerin içeriği ya da ileri sürülen çözüm önerileri olmalı. Ki, çözüm önerilerini eleştirmektesiniz. (Örneğin, Kürt ulusal sorununun çözüm talebi, genel olarak karşı çıkılamaz bir talep olarak görülür ama bu çözümün silahsız-savaşsız öngörülmesi ve ayrılma hakkından muaf tutulması biçimi, yazınızın eleştirdiği çözüm biçimidir. Ayrılma hakkından bahsedilmemesi eleştirinizin haklı yanıdır. Zira, ayrılma hakkı savunulabilir-di.)

YD yazısı, ittifakın talep ve çözüm önerilerini ya da sözcülerin bunlara dönük açıklamalarını kendi durduğu yerden ve ama demokratik zemin siyasetini kavramadan uzak tavrı nedeniyle soldan eleştirerek usturuplu bir eleştiri yürüttüğünü sanıyor. Bu sanıyla imzacı olan SMF’nin yakasını ilikleme memurluğuyla hareket ediyor, sol koşusunu hızlandırıp objektif olarak sağın gölgesinde sürdürüyor…

Unutmamak gerekir ki, bir ittifaktan bahsediyoruz ve her ittifakın siyaseti-kararları vb. ittifak bileşenlerinin çoğunluğu tarafından demokratik usullerle belirlenir. Temel ilke sorunu olmadığı sürece ittifak bu esneklik zemininde işlevlerine uygun olarak örgütlülüğü ve çalışmalarına devam eder. Dolayısıyla ittifakın siyaseti, söylemi, talepleri, çözüm önerileri, bileşenin genel eğilimine uygun olarak ortaklaşılan çerçevede biçimlenir. İttifakın karar ve siyasetleri, tek-tek bileşenlerin birebir görüşlerini yansıtmaz, ittifakın genel iradesini yansıtır. Ancak ittifakın her bileşeni, ittifak sürdüğü müddetçe ittifakın siyasetleri karşısında sorumluluk taşır. Bu bağlamda, ittifakın siyaset ve politikaları karşısında sorumluluk taşırken, ittifakın her karar ve siyasetinin bizzat her bileşen tarafından mutlak biçimde benimsendiği iddia edilemez. Bir veya birden fazla bileşenin şerhine rağmen, ittifak çoğunluğu siyaseti belirleyen unsur olarak belirleyici olur. Dolayısıyla, örneğin yalnızca SMF olarak, kendi kurumsal fikirleri ışığında taleplerini ve çözüm önerilerini açıklamış olsaydı, kuşkusuz ki, bazı farklılıklar olurdu. SMF’nin programı da bilinmektedir. Buna rağmen, bizler mevcut eleştiriler karşısında bu limana sığınmıyoruz. Bilakis, ittifaka dönük eleştirilerin mümkün olan bazı haklı yanlarına karşın, demokratik ittifakı illegal-silahlı bir devrim örgütü derekesine çıkararak eleştiren bu eleştiri tarzının esasta hatalı olduğunu, dolayısıyla ittifakın talep ve çözüm önerilerine dönük ortaya koyduğu genel yaklaşımını, aşağıda açıklayacağımız şartlarda(yasal demokratik bir ittifakın üstlenebileceği sorumluluk ve kullanabileceği dili vb. açısından), ya da bazı eksikliklerine rağmen (örneğin, Kürt ulusunun ayrılma hakkına dair eksikliğe rağmen) esasta doğru bulup benimsediğimizi söyleyebiliriz… İttifakın bir devrim örgütüyle karıştırılması ve eleştirilerin bu zeminde yürütülmesi, YD yazısının sol görünümlü sağ koşusunun hızla devam etmesi anlamına gelir.

Yasal demokratik zeminde bulunan ve bura mücadelesini veren demokratik bir kurumun-ittifakın, yürüttüğü mücadelede belli talepler ileri sürmesi demokratik mücadele mantığına uygun ve anlaşılırdır. İleri sürülen talepler kadar, ileri sürülen çözüm önerilerinin de ilgili ittifakın yasal-demokratik kimlik ve tüzel kişiliğine uygun olması yadırganamaz bir durumdur. Örneğin, bu zemin ve nitelikteki politik aktör veya kurumlar, bu durumları nedeniyle, “Kürt ulusal sorununu silahlı savaş yoluyla çözeceğiz!” diyemezler. Dememeleri ayrı, savunmamaları ayrıdır! Ama Kürt ulusunun ayrılma hakkının tanınmasını savunup propaganda edebilirler elbet. Buna karşı çıkmak veya bunu dillendirmekten özellikle sakınmak elbette bir sorundur. Öte taraftan, örneğin, Kürt siyasi partisinin yasal pozisyonu nedeniyle, sorunun çözümünün silahsız-çatışmasız zeminde aranması biçimindeki yaklaşım ve propagandası, reformist eğilimden beslenen genel bir çizgi sorunu olmakla birlikte, zımnen, çekingen ve dolaylı olarak devletin çatışma-savaş-saldırı yönelimini de eleştiren yanıyla kısmen olumlu ve hukuksal pozisyonuna uygun bir siyaset-söylemdir.

Bu bağlamda, EÖİ’nin çözüm önerilerine dönük kullandığı dil-üslup ve argümanların böyle biçimlenmesi anlaşılır olmalıdır; böyle anlaşılmalıdır. Ama demokratik yasal alana has bir ittifak örgütlenmesinden en keskin slogan ve illegal-silahlı çözüm önerileri beklemek ve bunun üzerinden eleştirmek, eğer kötü bir demagoji değilse, sapla-samanı karıştırmaktır. Savaşa-silaha-illegal mücadeleye has olan bu çözüm önerilerini demokratik ittifak sunup propaganda edecekse ve bu anlamda devrimci çözümü ve fiilen devrimi görev edinerek üstlenecekse, o halde komünist devrimci örgütün işi ne bu örgüte ne ihtiyaç var? Bağcıyı dövme saplantısı YD yazısını buraya savurmaktadır. YD’nin eleştirileri veya beklentileri, objektif olarak devrim görevleri veya devrimi, yasal demokratik kurum ve siyasi partilere havale eden yaklaşım olarak, illegal-silahlı devrimci örgütü boşa çıkaran inceltilmiş reformizm ve sağ tasfiyeciliğin ta kendisidir. İşte, sağın gizli gölgesi burada solun üstüne ağırlığınca düşmektedir…

Biraz doğru olmakla tam doğru olunmaz

EÖİ’nin açıklanan talepleriyle ilgili YD tarafından yapılan eleştirel değerlendirme, bu talepleri hangi açıdan somut olarak eleştirip yanlış görmekte, mahkûm etmektedir? İtiraz tam olarak neyedir?

Taleplerin demokratik talepler olduğu, reformsal taleplere denk geldiği ve kısmen daha ileri muhtevalara da sahip olduğu aşikardır. Ki, YD bunların devrim konusu olduğunu kendisi söylemektedir! Bu talepler, somut politik çelişki, demokratik sorun ve hatta siyasi sorunlara işaret eden, demokratik mücadele cephesinden siyasal teşhirle yükseltilip propaganda edilecek ve ajitasyon amacıyla kullanılabilecek taleplerdir. Özellikle bazıları (çözüm önerileri itibarıyla da) siyasal ajitasyon zemininde bu dille kullanılmıştır, kullanılırlar. Siyasetin esnekliğini bilen ve demokratik, yasal meşru zemin mücadelesini kavrayan herkes bu siyaset dilini anlar, bilir. YD de bunu biliyor mu, emin değiliz. Zira, YD yazısı, EÖİ sözcülerinin çözüm önerileri biçimindeki ilgili açıklamalarını göstererek, SMF’ye atfen “ya halka yalan söylüyorsunuz ya da gerçekten sorunların böyle çözüleceğine inanarak reformizmin serin sularına yelken açmış durumdasınız” diyor…

Kırk defa daha anlatmak gerekse de kırk defa daha anlatacağız; anlaşılana kadar bıkıp usanmadan yalın kat düşüncelerinize karşı tekrarlarla anlatacağız. EÖİ sözcülerinin her beyanı SMF’nin iradesi ve beyanı değildir. Bunun gibi, SMF’nin ve mevcut yazınsal temsili de EÖİ bileşenlerinin genel siyasi çizgilerine dönük önemli eleştiriler içermesi gayet doğaldır. Bileşenlerin genel çizgilerindeki bu niteliği ve buna uygun beyanları ayrı, ittifaka zemin olan politik mücadelede ortaklaştıkları zemin ayrıdır. İttifak çoğunluk iradesine göre biçimlenen zemin, her nüansıyla her bileşenin görüşünü yansıtmaz değildir, birebir bağlamaz. Bütün farklılıklara, reformist anlayış ve görüşlere vb. vs. rağmen ittifakın yapılması doğrudur; farklılıkların politik mücadeleler zemininde ortak müştereklerde buluşması mümkündür. İttifakın, ilke meseleleri dışında, anlaşma ve tavizler zemininde geliştiği-gelişeceği reddedilemez bir gerçektir. İttifakın saf proleter ya da saf devrimci yığın olması tasavvur edilemez. İttifak somut görev ve çalışmalar üzerine politik mücadele zemininde yükselebileceği gibi, stratejik hedefler doğrultusunda da yükselebilir. Bu yapılan somut ittifakın içeriğine göre şekillenir, biçimler alır, değişiklikler gösterir. Her sözcünün kendi perspektifinden beyanlarda bulunması, ittifakın demokratiklik yanını göstermekle birlikte, her bileşenin farklı perspektiflerden baktığını da çıplak biçimde gözler önüne seren tablodur; dolayısıyla ittifaka karşın, farklı siyasal çizgilerin bağımsızlıklarını koruduğu anlamına gelir. Bağımsız irade ve çizgi anlamında, bir bileşen üyenin beyanı bileşenin hepsini, bileşenin çoğunun beyanı da bileşenin her üyesini bağlamaz…

Anlaşılması gereken diğer şey; açık-yasal-legal alanda örgütlü olan, yani bu zemindeki kurum olan ittifakın, talep ve çözüm önerilerini tamamen bulunduğu bu yasal-legal zemine uygun bir dil-üslupla biçimlendirmesini anlamamazlıktan gelip “yalana” ya da “reformizme” yorumlamak, eğer kavrayış kıtlığından ileri gelen bir darlık değilse, kaba bir demagojidir. Hayır yalan söylemiyoruz ama yasal meşruluk çerçevesinden söylenmesi mümkün olanı söylüyoruz. Bu alanın bir kurumu olarak ancak bunu söyleyebiliriz, söyleyebiliyoruz. Başka zeminlerde neler düşündüğümüzü, neler öngördüğümüzü ve savunduğumuzu öğrenmek isterseniz ve bu zahmete katlanırsanız, pekâlâ öğrenebilirsiniz; ne düşünüldüğü ve savunulduğunu bilmemeniz mümkün de değil. O halde manipülasyon peşinde olup demagoji yaptığınız aşikardır; bunu sizler de biliyorsunuzdur. Reformizmin sularına girmedik, girme niyetimiz de yok. Dolayısıyla soğuk mu, sıcak mı olduklarını pek bilmeyiz.

Ve kırk kere daha hatırlatacağız; reformist mi, reformizmin sularına yelken açan mı, yoksa devrimci mi değerlendiriyorsunuz? Lütfen buna artık bir karar verin. Bu hal tutarsızlıktır, kâh oraya kâh buraya yalpalayıp durmaktır. Eveleyip gevelemeden, eğip bükmeden ve dobra dobra söyleyin; reformist mi, devrimci mi görüyorsunuz? Anlık ruh haline göre ideolojik-siyasi belirlemeler yapma keyfiyetçiliği ve sorumsuzluğunu terk etmeniz her şeyden önce örgütsel ciddiyetiniz açısından gereklidir.

Bu talep ve çözüm önerilerinin özellikle bazılarının mevcut düzende gerçekleşemeyeceği sır olmamakla birlikte, bunların burjuva düzen ve iktidarlarının siyasal teşhiri için ve devrimci ajitasyon-propaganda maksadıyla, bu amaç ve bilinçle kullanıldıkları bilinmek ve anlaşılmak durumundadır. Buna karşın, YD, taleplerin reformist eleştirisini doğrulamak için kanıt aramaya girişip eleştirmektedir. YD’nin dolaylı-dolaysız iddia ettiği gibi, yasal demokratik bir kurum olan EÖİ veya aynı nitelikteki herhangi bir bileşen kurumu, bulunduğu zemin gereği bu zemine uygun dil kullanır ve Kürt ulusal sorununu “Halk Savaşıyla” çözeceğiz diyemez. Bu işin ABC’sidir. Bu zemin ittifakı vb. talep ve önerilerini, yasal-demokratik ve hukuksal zeminine uygun biçimlendirmek durumundadır. Buna rağmen EÖİ tarafından ileri sürülen talepler burjuva düzen içiliği ve sınırlarını zorlayan, aşan ileri taleplerdir…

Öte taraftan, örneğin Kürt ulusal sorununda ayrılma hakkının es geçilmiş olması haklı bir eleştiri olarak değerlendirilebilir elbet. Fakat, demokratik ittifak zemininde, yani sadece bir ittifak olup kesinlikle bir devrim örgütü olmayan (evet demokratik bir ittifaktır ve asla devrim örgütü değildir, bu beklentide olamaz!) ve devrimi gerçekleştirme vasfında olmayan ittifakın, adeta devrim organı olarak her şeyi halledip her soruna çözüm ortaya koyması ve en geniş, en köklü çelişki ve sorunlara dönük bir program ortaya koyması da beklenemez. (Devrim örgütü/devrimi gerçekleştirecek örgüt, asla ittifak değil, doğrudan komünist devrimci örgüttür; ordu, cephe de KP’nin stratejik tayin ediciliği ile birlikte devrimin diğer silahlarıdır. Devrim bu üç silahla gerçekleşir-gerçekleştirilir.)

Sözcülerin, “Çözüm EÖİ’dedir, çözmeye geldik, çözeceğiz, burjuva partilere mahkûm değiliz, alternatif EÖİ’dır” vb. şeklindeki açıklama ve konuşmaları, esas itibarıyla siyasal ajitasyon-propaganda dilinin gereği olarak tamamen olağan ve doğal konuşmalardır. Tutarlı demokratik mücadele ve kurumları, kararlı, umut verici, iddialı dil kullanmak, iddia ortaya koymak durumundadır; karamsarlık ve teslimiyetçi ruh halini değil. Ki, devrim olmasa da ciddi bir demokratik mücadele adayı ve ciddi bir mücadele potansiyeli olarak EÖİ elbette belli iddialara sahiptir, demokratik mücadelede iddialı bir güçtür. Kitlelere alternatif sunmak ve göstermek elbette şarttır. Demokratik mücadele cephesinde alternatif olma iddiasıyla ortaya çıkıp, hiçbir iddia ortaya koymamak veya iddialı bir tavır-tutum sergilememek veya iddialı çözüm önerileri ve perspektifler sunmamak gülünç olur-du. (YD hem reformist diyor hem de talep ve önerileri devrim konusu olan çerçevedir diyor!?)

EÖİ, bazı sorun ve çelişkilerin çözümünde, bazı taleplerin karşılanmasında, kuşkusuz ki somut mücadele ve kazanımlar ortaya koyabilir, koyması tamamen mümkündür. Kİ, bazı sorunlar demokratik sorunlardır ve bunlarda burjuva düzen içinde de ilerlemeler sağlanabilir, görece belli çözümler ortaya konulabilir ve belli biçimde çözülebilirler. Mesela, emek sömürüsü bu sistem içinde ortadan kaldırılamaz ama işçi ve emekçilerin bu sömürünün vahşi düzeyine karşı mücadelede birleşme ve ilerleme kaydetmelerinin yollu olarak tüm çalışanların sigortalı olması, tüm çalışanların sendikalaşma ve grev hakkının garanti edilmesi yönündeki mücadeleleri bu emek temelli ittifaklar zemininde sokağın kullanılması yoluyla gerçekleştirilebilir. Mesela, “İstanbul Sözleşmesi” ne dönük talep burjuva düzende çözülebilir. Mesela, cinsler arası eşitlik kökten çözülüp ortadan kaldırılmasa da belli düzeyde ya da belli ölçüler içinde bir çözüme kavuşturulabilir. Mesela, ulusal sorun köklü olarak bir çözüme kavuşturulamasa da belli bir biçimde, burjuva anlamda çözülebilir. Mesela, inanç ve ekoloji sorunu belli düzeyde çözülebilir. Bunların çözümünü devrime ertelemek, objektif olarak somut politik-demokratik mücadeleleri ertelemek ya da geriye çekmektir ki, bu yaklaşımla ilerleme sağlamak ve devrimi güçlendirmek oldukça zordur. Açık ki, demokratik sorunlar doğrudan devrim sorunları karıştırılarak harman makinesine atılmıştır. İşte YD yazısının dogmatik darlık ve tekçilikle “canına okuduğu” bu gerçektir.

Bakın ne diyor YD yazısı: Talepleri kasten, “… çoğu bizzat devrimin konusu”, “…, bunu cinsiyet eşitliğine bağlamak, talebi bir devrim talebi haline getirmektir” Bu sözlerde buram-buram tekçilik kokuyor.

En genel manada söylersek, devrimin konusu olmayan hiçbir sorun, hiçbir çelişki ve hiçbir alan yoktur. Devrim hepsiyle ilgilidir-ilgilenir, hepsini çözen en üst çözüm biçimidir ve en köklü çözüm metodudur. Siyasi iktidar sorununu çözen devrim, diğer bağlı sorunları da pekâlâ çözer, çözme yeteneği sergiler. Ne var ki, devrime ertelemeden, devrim öncesi mücadeleler sürecinde birçok sorun belli biçimde çözülür, çözülebilir. Devrimin gelişme mantığı bunu, bu birikim ve kazanım sürecini izler. Ayrıca, devrimin çözüm yoluna koyup henüz tam-kesin çözüme kavuşturamadığı sorunların olduğunu da eklemek gerekir…

Kuşkusuz ki, YD’nin anlattığı esasta devrimin bu yeteneği değil, ilgili başlık veya taleplerin, demokratik mücadelenin ve reformlar uğruna mücadelenin konusu olmayıp devrim konusu olduklarıdır. Fakat bunda da yanlışa düşmektedir. Örneğin, cinsiyet eşitliği devrim konusudur derken, sanki bu sorun devrimle çözülecekmiş gibi sunuyor-gösteriyor. Belli boyutta evet, devrim çözer, ama hepten ortadan kaldırmaz, nihai olarak çözemez. Zira, cinsiyet eşitliği sorunu önemli oranda devrim sonrası da devam edecek bir sorundur. Devrim bu sorunu çözüm yoluna koyar, kaba yanlarını törpüler, önemli oranda çözüme kavuşturur ama sorunu tamamen çözüp ortadan kaldıramaz. Ortadan kalkması tarihsel bir sürece kalır ki, köklü çözüm tarihsel süreç olarak biçimlenir. Lakin, tekçi-ezberci yaklaşım tarzı her şeyi devrime havale ettiği gibi, her şeyin devrimle bir çırpıda ortadan kalkacağını tasavvur etmektedir…

Öte taraftan, “çoğu bizzat devrim sorunudur” derken de aynı tekçiliğe düşmekte, politik-demokratik mücadeleler ve siyasetleri anlamsızlaştırıp hiçleştirmektedir. Halbuki, bahsini ettiği sorunlar devrim öncesi de belli biçimlerde ve burjuva anlamda da olsa belli biçimler altında çözülebilir sorunlardır. Ulusal sorun dünyadaki birçok örneği bakımından, burjuva anlamda da olsa belli biçimlerde bir çözüme kavuşturulmuştur bu ülkelerde. Bunlar devrimci çözümler veya radikal, köklü çözümler değildir ama öyle ya da böyle birer çözüm biçimleridir. Dolayısıyla, bunlar belli biçimde çözülebilir olan sorunlardır. Bu sorunların kökten ortadan kaldırılması, köklü çözümlere kavuşturulması devrim ve takip eden inşa süreçlerinin gelişmeleri olarak nüfuz bulacaktır. Buna karşın, kısmi, burjuva ve rasyonel çözümler tamamen yok sayılamaz, bu sorun ve çelişkiler zemininde gelişme ve ilerleme inkâr edilemez…

“Reform talebi değil, devrim konusudur” ama “başlıca çelişmeler arasına girmez

EÖİ’nın ilgili başlıklardaki taleplerini ele alan YD yazısı ne demektedir? Bu taleplerin doğrudan reform talepleri olmadığı, bunların her birinin devrimin konusu olduğu ve talep başlıklarının hiçbirinin başlıca çelişmeleri içermediği söylenmektedir. Bakalım öyle mi…

Birincisi, bu başlıkların hiçbirinin başlıca çelişmeleri içermediği şeklinde yapılan saptama asılsızdır. Ulusal sorun ya da çelişmenin başlıca çelişmeler içinde olmadığını söylemek, geri statüko ve yargılarımızı nesnel gerçeğe dayatan akla ziyan tutuculuk ve o “ideolojik-teorik derinliğe” kökten ters, açık bir paradokstur. Milli çelişkinin işgal gibi şartlarda baş çelişki haline gelebileceği şeklindeki MLM görüşe ve gerçeğe rağmen, bu çelişki niteliğinin canlı-kanlı ve boyutlu halinin başlıca çelişmeler arasında olmadığını savlamak, ancak ezberle sınırlı olan bir ufkun ürünü olabilir. Eğer bu MLM görüş, tarihsel pratikte kanıtlanmış ve doğrulanmış kesin bir görüş ise, yani baş çelişme haline gelebilirken ve gelme dinamiğine sahipken nasıl olur da başlıca çelişmeler arasına girmez. Ve Maoistler uzun zamandır ulusal çelişkiyi başlıca çelişmeler arasına almıştır. Birçok devrimci harekette başlıca çelişme tespiti yapıyor, hatta bazı istisnalar baş çelişmeye kadar götürüyor işi. Lakin YD’nin yazısı, durduğu sabit yerden dünyaya bakıyor ve tüm gerçeği durduğu bu yerle sabitliyor.

İkincisi; taleplerin hiçbirinin doğrudan reform talebi olmadığını iddia etmek de tam sorunlu ve akla muhtaç bir görüştür. Hadi, İstanbul Sözleşmesi’ni akladınız, ama cinsiyet eşitliği, ekoloji, inanç, ulusal sorun gibi sorunlar, devrim konusu olarak mutlaklaştırılıp tekçi çözüme nasıl endekslenebilirler. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, bu sorunların esası bir demokratik sorundur ve bir reform konusu ya da sorunudur. Örneğin, cinsiyet eşitliği konusunda, kadına oy ve seçme-seçilme hakkının tanınması, cinsiyet eşitliği yönünde ileri doğru atılmış bir adım değil midir ve bu reformsal bir iyileşme değil midir? Cinsiyet eşitsizliği ve/veya eşitliği temelinde tarihten bugüne kadar büyük gelişmeler kaydedilmiştir; mücadelelerin baskısıyla elde edilmiştir. Bunlar inkâr edilemez birer reformsal ilerlemelerdir. Henüz tam ve gerçek bir eşitlikten söz edilemez, dolayısıyla sorun aktüeldir fakat belli gelişmeler, çözümler sağlanmıştır. Bu mümkündür. Yalnızca devrimle sınırlamak ise dogmatik tekçiliktir.

Lenin, ulusal sorun, kadın sorunu vb. gibi sorunları “demokratik sorunlar” olarak ifade eder. Yani devrime ertelemeden veya bir devrim olmadan da bunların demokratik mücadeleler zemininde ve reformsal gelişmelerle geliştirilip çözülebileceğini söyler. Ama YD yazısı, her şeyi devrime ertelemekte kararlıdır. Eğer belli kazanım, ilerleme, iyileştirme, reformlar, çözümler elde etmeyeceksek, demokratik mücadelenin ve reformlar uğruna mücadelenin ne anlamı kalır. Özcesi, bahis konusu başlık ve sorunların esası reform konularıdır, demokratik mücadele konularıdır, demokrasi mücadelesinin öyle ya da böyle geliştirerek, ilerleterek ve nispeten çözerek geliştireceği sorunlardır.

Örneğin, Güney Kürdistan (Kürt yönetim bölgesi) statüsü, Batı Kürdistan-Rojava statüsü bir devrim dışında mümkün olan gelişmeler olmuştur. Devrim gerçekleştirilmemiş ama konjönktürel şartlar, emperyalist gerici dengeler, çatışmalar ve doğan boşluklar, ilgili ulusun silahlı mücadele sürecinin bir aşamasında, demokratik mücadele ve iradesiyle birleşince bu statülerin elde edilmesi, yaşanması mümkün olmuştur. Buralarda bağımsız devletten bahsetmek henüz çok erken ve isabetsizdir. Aslen bir devletten ve özellikle bağımsız bir yapı veya statüden bahsetmek olası değil. Fakat, kalıcılaşmış veya kalıcılaşma potansiyeli taşıyan buradaki statüler ulusal sorunun belli düzeyde çözümünü ifade ederler. Açık ki, özerklik, otonomi-muhtariyet gibi etnik statüler birer reforma denk gelir. Ama bunlar ulusal sorunda, burjuva çözümler de olsa, görece birer çözüm biçimidirler. Anadilde eğitim hakkı ulusal sorunda yaşanan gelişme, ilerleme ve reformsal bir iyileşmedir.

Ulusal burjuvazi ulusal-demokratik taleplerinde bazı haklar elde ederek egemen ulus burjuvazisiyle uzlaşır-anlaşır. Çok uluslu bazı ülkelerde uluslar belli hak eşitliği veya belli demokratik şartlar temelinde tek devlet sınırları içinde ortak yaşam sürdürmektedir. Bazı yerlerde ise, yaşanan sorunlar karşılıklı sağlanan belli anlaşmalar veya tanınmış statüler sonunda ortak yaşam sürdürülmektedir. Ki, dünya da bunun örnekleri mevcuttur. Ve bu biçimde çözülen ulusal sorunlar, çözülmüş olarak esasta bir sorun şeklinde cereyan etmemektedirler. (Ki, sorun olarak gündeme gelebilirler de zira emperyalist veya egemen ulusu burjuvazisi bu sorunun gündeme gelmesini kışkırtıp aktüel hale getirebilirler. Emperyalist burjuvazi etnik sorunları kışkırtarak pazarlarını genişletme, savaşlar çıkararak silah stoklarını eritme, bu savaşlar üzerinden belli dengeler oluşturma, krizlerini aşma vs. biçiminde etnik-ulusal sorunları kullanmaktadır; bu zeminde ulusal sorunlar kışkırtılmaya en müsait sorunlar olarak emperyalist burjuvazi tarafından ihtiyaç duyduklarında gündeme yeniden ve yeniden getirilmektedir. Fakat buna rağmen, henüz yeniden gündeme gelmemiş olmaları durumunda, çözülmüş-belli biçimde çözülmüş birer sorun olarak dururlar.) Böylece sorun belli bir biçimde çözülmüş olur. Bu çözümün devrimci, sosyalist çözüm olmaması ayrı şeydir ama bir çözüm-burjuva bir çözüm olduğu da ayrı şeydir.

Bunlardan hareketle, ilgili sorun ve başlıkların devrim konusu olup devrimle çözülebileceği şeklindeki tekçi anlayışın hatalı olduğu ve devrim öncesi mücadeleler süreci içinde nispi olarak çözülebilecekleri ya da bu tarzda çözümleri mümkün olan sorunlardır. O halde birer demokratik sorun ve reform talepleri olduğu inkâr edilemez. Dahası, sosyalist bir çözüm olmasa da burjuva çözüm de olsa, belli bir çözüm biçimi reel olarak mümkündür. Bütün bunlar, ilgili talep ya da başlıkların reform talebi oldukları, olabileceklerini gösterir…

Reform (reform talepleri) nasıl ayrıt edilebilir, açıklanabilirler? Reform, özetle, gerici ya da burjuva düzen içinde toplumsal kitlelerinin demokratik, politik, sosyal, ekonomik, akademik, sağlık, eğitim vb. zemindeki taleplerinin, burjuvazi veya iktidarları tarafından, esasta mücadelenin basıncı altında ve zorunlu kalarak (bezen de düzenlerini tahkim etmek için), bu taleplerin belli bir biçimde karşılanması ya da bu zemindeki sorunların göreli olarak çözülmesi temelinde yaşanan gelişme ve iyileşmeleri ifade eder. Reformlar uğruna mücadeleyi esas alarak onları amaçlaştıran, burjuva düzenin içten iyileştirmeler yoluyla değiştirebileceğini ve devrimin bu yolla gerçekleştirilebileceğini tasavvur eden her bir anlayış, devrime ideolojik düşmanlıkla onu olanaksızlaştıran reformcu, reformist anlayıştır, reformisttir. Reform talepleri, burjuva-gerici düzeni yıkmadan ve aynı düzen içinde ama belli mücadeleler yoluyla gerçekleştirilmesi olanaklı olan, gerçekleştirilebilir talepler veya devrim gerçekleştirilmeden öncesinden çözülebilir sorunlara dönük taleplerdir. EÖİ’nın bahis konusu talepleri, (hepsi değil, çoğu) esasta bu nitelikte ve bu zemindeki sorunlardır. Yani, devrime gereksinim olmadan ama belli bir mücadele zemininde burjuva düzen içinde sağlanabilir ilerlemeler, burjuva anlamda belli biçimde çözülebilir sorunlardır. Dolayısıyla, üçüncüsü; bu taleplerin-başlıkların devrimin konusu olduğunu iddia etmek de sakat ve sorunlu görüştür…

Dördüncüsü; YD, Kürt ulusal sorunu da dahil olan ilgili sorunları-talepleri bizzat devrim konusu olarak değerlendirmektedir! Bunu diyen YD sonra ne demektedir? Kürt ulusal sorunu da dahil, ilgili talep ve başlıkları kasten, bunlar başlıca çelişmeler içinde bile değildir demektedir! Burada YD’nin kendisine attığı çelme şudur; Kürt ulusal sorununa hem devrim konusu demekte ve hem de başlıca çelişmeler arasına girmediğini iddia ederek, bileğinden çıkardığı ideolojik kelepçeyi ayağına takmaktadır. Başlıca çelişmeler arasına girmeyecek kadar kıymetsiz olan bir çelişkinin (ulusal sorunun) nasıl olur da bir devrim konusu oluverdiğini tabii ki YD izah etmek durumundadır. Bu talepler-başlıkların hiçbiri başlıca çelişmeleri içermediği, doğrudan reform talepleri bile değilken nasıl olurda bir devrim konusu oldukları-olabildikleri izaha muhtaç değil midir?…

(Kürt ulusal sorununda) politikasızlıkta ısrar

Kaypakkaya eksenindeki yürüyüş hakkında kısa bir girizgâh yaparak, “neredeydik/nereye geldik, neredeyiz/nereye gidiyoruz” sorusu zemininde, durumu anlamaya ve açıklamaya çalışalım.

Kürt ulusal sorunu veya genel olarak ulusal sorunda Kaypakkaya yoldaş Türkiye-Kuzey Kürdistan’da bir çığırdır. Yetkin bir teorik çerçeve bizlere bıraktı. Ne ki, Kürt ulusal sorununda Kaypakkaya yoldaşın teorik yaklaşımına paralele bir pratik izleyemedik. Bilakis, savrulmalar yaşadık. Hatta bir dönem, Ulusal hareketi karşı-devrimci değerlendiren ciddi hatalarımız oldu. Örgütlenme alanları isimlendirmesinde Kuzey Kürdistan coğrafyası bölgelerini “Doğu Anadolu Bölgesi” gibi isimlendirmelerle tanımlayıp, Kaypakkaya ve komünist perspektif açısından oldukça geri ve elbette şoven etkiler gösteriyorduk. İnkâr edilemez ki, şovenizmin etkilerini önemli oranda taşıdık. Bu durumun ulusal hareketi doğru ele alması ve anlaması da sağlıklı olmayacaktı elbette. Öte taraftan ulusal hareketin gelişim seyri bazı gerçekleri önümüze koyuyordu. İddia ve teorik yaklaşımlarımıza uygun bir pratik ve gelişme gösteremedik. Ama Kürt ulusal hareketi devasa ölçülerde büyüyerek gelişti. Ama bizler Dersim ve dar çevresi dışında Kuzey Kürdistan’da bir varlık gösteremedik, örgütlenme sağlayıp mücadele geliştiremedik. “Tren kaçmış” Kürt ulusal hareketi komünist hareketi geride bırakarak ilerleyip gitmişti. Gitmişti fakat ideolojik-siyasi çizgi itibarıyla kırılganlıklar taşıyan burjuva dokusuyla ulusun bağımsızlığını sağlayamayacak bir çizgiydi. Milli baskı ve zulme uğrayan bir ulusun kurtuluşundaki esas sorumluluk komünistlerindi ve Kaypakkayacı zeminde bunu 2002’deki kongresiyle fark edip düzelten öznenin Maoist Komünist Parti olduğunu, onun belgelerinin kamuoyuna yansımasından sonra gördük.

Evet, Türkiye vardı ama Kuzey Kürdistan da vardı. Ve Komünist Parti Türkiye’yi ismine yansıtırken, K. Kürdistan’ı yansıtmıyordu. Tek yanlı olarak Türkiye kullanılıyordu. Bu inceltilmiş şovenizmin etkileri olarak telakki edildi. Bu enternasyonalist tutum gereği olarak da ülke-ulus isimleri, parti ve ordu isimlerinden çıkarıldı. Aynı anlayış tutarlılığı içinde ülke isimlendirmesinde de realiteye uygun olarak değişikliğe gidildi. Salt “Türkiye” demek, K. Kürdistan’ı fiilen reddedip yok sayan şoven bir etki ve misak-ı millici bir ufuk olarak eleştirilip yadsındı, K. Kürdistan gerçekliğine de yer veren ‘‘Türkiye-Kuzey Kürdistan” ismi benimsenerek kararlaştırıldı. Bu iki ulus coğrafyasının tek devlet sınırları içinde olması vesilesiyle ya da tek taraflı olarak zorla da olsa K. Kürdistan’ın Türkiye devlet sınırlarına dahil edilerek tek devlet çatışında temsil edilmesi realitesi nedeniyle, tarihsel bir haksızlık da olsa bu durumun gerçek bir durum olması nedeniyle, “Türkiye ve Kuzey Kürdistan” değil, “Türkiye-Kuzey Kürdistan” biçiminde birleşik tek isim, iki uluslu/iki ulus coğrafyasını kapsayan tek siyasi coğrafya/devlet isminin kullanılması uygun görüldü. Bu bağlamda, “Türkiye Kürdistan’ı” gibi isimlendirme veya kullanım biçimlerini, K. Kürdistan’ı Türkiye üzerinden tarif eden ve ona bağlayan ya da fiilen Türk ulusunun egemen ulus olarak gören yanlarıyla şoven izler barındıran isimleri de eleştirerek reddetti. Bugün hala tam olarak anlaşılmamış da olsa, bütün bunlar son derece anlamlı gelişmelerdi.

Diğer taraftan, aynı partinin yaklaşımlarında “Ulusal çelişmeyi geç de olsa başlıca çelişmeler arasında değerlendiren ilerlemeyi gördük. Ulusal soruna dönük tartışmalarımız dinamik bir süreç olarak hep gündem oldu. Bu tartışmalar temelinde, Kürt ulusal soru ve azınlık ve inanç sorununa dönük, henüz pratik sahada bir yansısı olmasa da alt programlar çıkarmakla kalmadı, K. Kürdistan sömürge midir, ezilen bağımlı ulus mudur, başka bir şey midir gibi bir iç tartışmasının olduğunu da pek çoğumuz biliyoruz. Ki, YD, EÖİ’nin çözüm önerileri bağlamında Maoistlerin süren bu tartışmaları varken o hala ulusal sorunun başlıca çelişmeler arasında olmadığını iddia etmektedir.

Kürt ulusu yana-yakıla, katliam ve kıyımlardan geçme, ağır bedeller göğüsleme pahasına ulusal bir mücadele sürdürüyor, devasa bir savaş veriyor; keskin bir çelişki/milli çelişki zemininde iradesini ortaya koyuyor, kâh ayaklanıyor kâh savruluyor ama davasından vazgeçmiyor. Bu milli kırım ve dramatik tablo karşısında, orada başlıca çelişmeye değer bir çelişki yoktur demek, inkarın sol sosla sergilenmesi değilse, şovenizm zehriyle hazmedilen egemen ulus milliyetçiliğinin dik alasıdır. Milliyetçiliğin her türüne karşıdır komünistler, bunda tereddüde yer yoktur. Yalnız aynı komünistler, ezen ulus milliyetçiliğine karşı gelişen ezilen ulus milliyetçiliğini anlamaktan da uzak değildirler. Ezen ulus milliyetçiliğine ezilen ulus milliyetçiliğini yeğ tutan komünistler hangi kaygıyla milliyetçiliğe düşmekten sakınma adına ulusal çelişkiye dokunup eğilme zahmeti göstermezler.

İşgalden, ilhaktan, asimilasyon ve jenositten, imha-inkardan, yok sayılıp ulusal bağımsızlık hakkının gaspı ve ulusal onurunun çiğnenmesinden bahsedilen, en ağır çelişki-çatışmaya tanık olan bir sorun-çelişkiyi tanımaktan ve görmekten de uzak durur, adeta çelişki saymazlar. Kitaptan ezber edilerek kıt bilgiyle devşirilmiş ufkun emrini bırakıp gerçeğe bakmak gerektir; on binlerce ölüme yol açan ve on yıllarca sürdürülen bir savaş var önümüzde, bitmeyen bir mücadele ve ısrar var ortada, kitleleriyle ayaklanan bir ulusun direnişi var, neresini yok sayıp ne adına başlıca çelişmelerden saymayız bunu! Komünistlerin bu lüksü ve hakkı yoktur, Komünist teori ve bilinç bunu kabul etmez. Eğer başlıca çelişme durumunda bile değilse, uğruna kılımızı kıpırdatmaya da gerek yoktur; özet budur.

Evet, YD, devrim konusu saydığı bir sorunu, bir ulusun kaderini tayin etme hakkı sorununu, bir ulusun yok sayılması, imha-inkar, asimilasyon ve ilhak şartlarında acımasız bir milli baskı ve zulüm altında tutulmasını, bir ulusun iradesinin çiğnenmesini, ulusal-demokratik tüm haklarının barbarca gasp edilmesini, bir ulusun zorla başka bir ulus burjuvazisinin esaretinde tutulup egemen ulus devletine zorla dahil edilmesini, tarihsel haksızlık zemininde belki de tarihin en dramatik katliam ve zulümkâr gadrine maruz bırakılmış bir ulusun, canlı-kanlı yaşayarak ağır bedeller zemininde verdiği mücadeleyle resmettiği bir ulusal sorunu-çelişkiyi, başlıca çelişmeler arasında görmemektedir!

Ve evet, burjuvazinin kendi içindeki çelişkiyi başlıca çelişmeler arasında sayan YD, burjuva siyaseti bloke etme gücünde bir harekete sebebiyet vererek cereyan eden ulusal sorun-çelişkiyi başlıca çelişmeler arasına alma teveccühü göstermemektedir! Kimi Mersin’e, kimi tersine…

Strateji tekçiliğine hapsedilen cılız siyasetin kavrama sorunu

Somut tartışmamız bağlamında YD’nin eleştirel yaklaşımını aktararak, konuya ilişkin eleştiri, görüş ve yaklaşımlarımızı açıklayalım.

YD’nin çözüm önerileriyle ilgili eleştirilerinden biri, “Kürt sorununda barışçıl çözüm” başlığı altında ifade edilen; “Savaş politikaları, silah ve çatışma yöntemleri yerine, diyalog ve müzakere seçeneklerinin kendini tarihsel olarak dayattığı ve güncel olduğu aşikardır” biçimindeki ifadelerdir. İttifak bileşeni SMF’nin altında imzası olduğu sebebiyle, ya “yalancılıkla” ya da “reformizme” yelken açmakla koşullanmış bir tercihle itirafa davet edilmektedir. “Savaş-silah terk edilecekmiş” gibi tek yanlı soyutlamalarla bir tablo çizilmiş ama hatalı anlayışın kalem darbeleriyle bu tabloya istenen ruh verilememiştir.

Teslim edelim ki, (SMF’nin yaklaşımını ayrı tutmak koşuluyla), olağan durumda EÖİ’nin bu çözüm önerisi eleştirilebilir, muhtevası eleştiriyi taşır. Bu çizgiyi strateji ve ilke haline getiren anlayış reformisttir. Komünist devrimci bir parti açısından bu çizginin ideolojik-siyasi-örgütsel muhtevası kesinlikle reddedilir, benimsenemez. Ancak, demokratik bir kuruluş ya da parlamentoda bulunan bir siyasi parti açısından, bu siyaset aynı olamaz. İttifak açısından, bulunulan zemin, yer-mekân, öneri sahibi olan kurumsal kimlik, yasal-demokratik nitelik vb. düşünüldüğünde, keskin devrimci teoriye uygun bir çözüm önerisi ve dilin, bu zeminle mukayese edilemeyeceği görülerek anlaşılır. Hiçbir özel kabiliyete gerek olmadan, devrimci zemin argümanları ve dili ile demokratik zemin argümanları ve dilinin farklı olması gerektiği anlaşılır. YD neden anlamıyor bilemeyiz.

Ayrıca, şöyle düşünmek mümkün değil mi acaba? “Barışa” karşı çıkan, “silah, savaş ve çatışma” yöntemine özellikle ve somutta başvuran burjuva hâkim sınıflar ve siyasi iktidarıdır. Bu sınıf ve iktidarın savaş politikasına karşı, “barışın” propaganda edilmesi, “silah, çatışma ve savaş” saldırganlığında ısrar etme politikasına karşı, “barış, diyalog, müzakere” gibi söylemin propaganda edilmesi, burjuvazinin teşhir edilmesi siyaseten doğru olmaz mı? YD bu yönlü düşünmeyi hiç denedi mi?

Tekrar edelim, ulusal sorunun/sorunların çözülmesi veya çözülmesine doğru adımların atılarak burjuva anlamda da olsa belli biçimde çözümlerin sağlanması mümkündür. Dahası, ulusal sorun zemininde ve hatta sınıf hareketlerinde de belli şartlarda ve belli ilkeler ışığında burjuvaziyle görüşmelerin, anlaşmaların yapılması tamamen mümkün ve yapılabilirdir. Dolayısıyla, müzakere, diyalog, barış-barışçıl çözüm siyasetlerinin, genel anlaşma siyaseti değil, tek-tek anlaşmalar biçiminde benimsenip uygulanması reddedilemez genel bir doğrudur. Fakat, anlaşılıyor ki, YD, her şartta diyalog, müzakere gibi süreç ve siyasetlere tamamen kapalıdır.

YD bütün bunlara karşıdır; çünkü, “Kürt sorunu” nedir sorusuna, “Bizce Kürt ulusunun ayrılma hakkına sahip olmasıdır” yanıtı veriyor. Bunu her şartta savunacağını söyleyerek, “Bu ayrılma hakkının ancak ve ancak Halk Savaşı ile geleceğini de” diye ekleyip, diğer biçimlere kökten karşı çıkan tekçi-dar anlayışını alenen sergiliyor…

YD yazısının bu söylediklerini yorumlayıp yanıtlayalım.

Hayır, Kürt sorunu dediğiniz gibi ayrılma hakkına sahip olması değil; o, Kürt sorununun stratejik devrimci çözüm yoludur. Ayrılma hakkına sahip olması, Kürt sorunu değil, ayrılma hakkına sahip olmaması Kürt sorununun temelini oluşturur ya da temel kaynağını ifade eder. Sebep-sonuç ilişkisinde ya da meselenin doğru ortaya koyulmasında bu sorunlu bir yaklaşımdır YD’nin söylemi… Ama her şeyi tekleştirip her çelişkiyi aynı çözüm metoduyla halletmeye dayanan ve eforsuz-zahmetsiz kolaycılıkla maç kazanmaya çalışan takım misali, ayrılma hakkına sahip olma golüyle diğer görev, biçim ve aşamalardaki mücadeleler sürecini kotarmaya çalışan ezberci-tekçi anlayış bu savrulmalara düşmekten elbette kurtulamaz.

Öyle ya da böyle, YD söyledikleriyle, ayrılma hakkının tanınması dışında, diğer gelişme, kazanım, ilerleme, hak ve statüleri, bunların elde edilmesini yersiz, anlamsız ve gereksiz bir uğraş olarak gördüğünü ortaya koymuş oluyor. Sorunun çözümünde, “Kürt sorunu, ayrılma hakkına sahip olmasıdır” diyerek esasta tek çözüm olarak çözümde stratejik meseleyi işaret ediyor. Sosyalist perspektif ya da çözüm esasta budur (ayrılma hakkına sahip olmasıdır) ve genel olarak da sorunun kaynağı ve gerçek çözüm mihengi ayrılma hakkının tanınması, bu hakkı kullanıp kullanmamasından bağımsız olma şartıyla, bu hakka sahip olmasıdır. Ancak Kürt sorunu, bu haksızlık altında binlerce somut haksızlık, (katliam, zulüm, baskı, asimilasyon, yasak, işkence vb. vs.) yaşıyor… Ayrılma hakkını elde etmeden önce bu sorunlar veya sorunlara bağlı haklarında gelişme ve ilerlemeler sağlaması yeğ değil midir? Eğer değilse, komünistler ulusal-demokratik haklar muhtevasını neden destekler, niçin destekler ki? Komünistler açısından, ileri doğru atılmış her adımı desteklemek ve hatta bunlar uğruna mücadele etmek meşru bir hak ve gereklilik değil midir? Kürt ulusu, ayrılma hakkını elde etmeden önce daha ileri statüler veya haklar elde ederse bu iyi değil midir, bunu desteklemez miyiz, bunlar (ulusal-demokratik haklar) için mücadele etmez miyiz? Ulus ayrılma hakkını kullanmak istemez ve ama ulusal-demokratik tüm haklarını kullanmak, üzerindeki ulusal baskıdan kurtulmak ve belli bir statü altında diğer ulusla birlikte yaşamaya karar verebilir. Bu ulusun iradesidir. Dolayısıyla bu süreçler karşısında ne yapmalıyız. Ayrılma hakkından öteye bir seçenek, bir çözüm, bir ilerleme vb. vs. tanımasak nasıl doğru tavır alabiliriz ulusal sorun ve hareket karşısında. Uzatmayalım ama dar-sekter ve tekçi yaklaşımla doğru çizginin temsil edilemeyeceğini, ulusal sorun ve somutta da EÖİ’nin yaklaşımı karşısında doğru tavır ve pozisyonun alınamayacağını söyleyelim…

Ayrılma hakkının ancak ve ancak Halk Savaşı’yla gelebileceği savı, ezberden ibaret tekçi dogmatizmin Halk Savaşı simsarlığını geçmez. Halk Savaşı proleter sınıf devriminin bir stratejisi ya da bir biçimidir. Ve sınıf çelişkileri veya sorunu ekseninde yükselen bir devrim niteliği ve stratejisidir. Milli sorun ya da ulus eksenli sorun karşısında, milli-ulusal nitelikteki tüm unsuru içinde barındıran bir mücadele dinamiği ile göğüslenir. Proleter sınıf hareketi/komünist parti milli cepheye önderlik yapabilir, ulusal kesimlerden kitleleri şemsiyesi altında toplayarak milli devrime önderlik yapar. Fakat bu sorun zeminindeki devrimin baş çelişkisi milli çelişkidir. Milli çelişki milli devrimle çözülür. KP’nin buna önderlik yaptığını varsaydığımızda, bu devrim Milli Demokratik Devrim olarak biçimlenir. Milli Demokratik Devrim, KP’nin önderliğinde de olsa, bu önderlik altında da gelişse, bünyesi-bileşeni sadece işçi sınıfı ve halk kitlelerinden oluşmaz, bir avuç komprador tekelci hain dışında tüm ulusal kesimleri barındırır. Bu devrim niteliği milli devrimdir. Milli devrim niteliği ile Halk Savaşı biçimindeki sınıf devriminin niteliği bir ve aynı değildir. İkisinin çelişmeleri, baş çelişkisi de farklıdır. Dolayısıyla, ulusun ayrılma hakkını elde etmesi meselesini Halk Savaşı’yla sabitlemek sorunlu anlayıştır.

Öte taraftan, Halk Savaşı devrimi başardığında elbette uluslara ayrılma hakkı tanıyarak bunda kesin bir rol oynar, çözülmesi olanaklı olan ölçüde sorunu çözer, Halk Savaşı’nın zaferi tartışmasız bir çözüm zeminidir. Fakat, Halk Savaşı dışında, yaşanan milli devrim süreçleri de pekâlâ ulusun ayrılma hakkını elde edebilir, ederler. Daha başka biçimlerde de bu ayrılma hakkı mümkün olabilir. Mesela burjuva devletlerde referandum yoluyla tam ayrılma hakkı olmasa bile, ulusun belli bir statü elde etmesi, belli haklarına kavuşması ve bunları kullanması mümkündür. Ve bu koşullarda birlikte yaşam sürdürmesi yaşanan örneklerle bir gerektir. Kürt ulusu, kaderini tayin etme hakkından mahrum, ulusal-demokratik haklarından yoksun vb. olmakla birlikte, büyük bir milli baskı ve zulüm altında bulunup, vahşi katliam ve işkencelere maruz bırakılmakta, ulusal onuru ayaklar altına alınıp çiğnenmekte, ulus olarak rencide edilip horlanmakta, acımasızca ezilip teslim alınmak istenmekte, asimilasyoncu, kıyımcı her türden imha-inkâr politikalarına tabi tutulmaktadır. Bir ilhak yaşamakta, varlığı da yok sayılmaktadır. En hafifiyle bunlara maruz kalan Kürt ulusu, ulusal-demokratik haklarını kazanır, bu esaret statüsünden bir adım daha ileri bir statüde yaşamayı elde ederse, bu, elbette ayrılma hakkı karşısında geridir ama açık ki ayrılma hakkına doğru bir gelişme, ulusal boyunduruğun kısmen de olsa gevşemesidir. Bizler buna neden olumlu bakmayalım, bu mücadele ve kazanımı neden görev edinmeyelim? Yok, ben ille de Halk Savaşı’yla ayrılma hakkını getiririm demek suretiyle diğer çözüm ve ilerlemelere kayıtsız kalan yaklaşım, ulusal sorunda devrimci siyasetten uzaklaşan ve fiilen milli baskı ve zulme seyirci kalmayı benimseyen yaklaşımdır.

Mesele sadece ayrılma hakkıyla sınırlanamaz, siyaset buna göre oluşturulmaz. “Sorun ayrılma hakkına sahip olma sorunudur ve bu da Halk Savaşı’yla gelecek” demek, siyasetsizliğin siyasetidir; özünde görevsizlik beyan eden lafazan siyasetidir. Halk Savaşı stratejik siyasetinizi ifade eder ama siyaset sadece buna indirgenemez. Ulusal sorun konusunda somut bir siyaset önerip ortaya koymak ve pratik bir siyaset gütmek canlı çelişkiden doğan bir ihtiyaçtır. Halk Savaşı’yla ayrılma hakkına kavuşturacaksınız, bunu anladık ama buraya kadar dinamik çelişki temelinde işleyen seyir içinde ne gibi görevler, mücadeleler ve politikalar uygulayacaksınız? Yoksa keskin olarak yaşanan çatışma ve çelişkiyi dondurup sizi beklemesini mi isteyeceksiniz. Pratik sorun, çelişki ve politik çatışmalar karşısında örgütsel güç itibarıyla yetersiz kalıp pratik siyaset yürütememe durumu tamamen anlaşılır bir şeydir. Fakat, anlaşılır olan bu durumu objektif ve subjektif sebepleriyle açıklayıp gerçeği teslim etmek yerine, güçlü görünme kaygısıyla zaaf ve yetersizlikleri klişelerle kotarmaya çalışan siyasi hokkabazlığa tenezzül etmek hiç de dürüstçe değildir. Ulusal sorun karşısında sadece siz değil, hepimiz tutuculuğun sancılarını yaşamaktayız. Ama bu zaafı örtmek için slogancı lafazanlığa sığınan dogmatik ısrarla ahkam kesmek bağnazlıktan başka yere götürmez.

Son olarak, ilk yazımızda “ıskalamış” olduğumuz ve nezaketle bizlere hatırlatılan ama sanki sakındığımız bir şeymiş gibi, girmeye teşebbüs etmek istemediğimiz intibası taşıyan, fakat her şeye rağmen nazik olan davet üzerine, aynı nezaketle icabet gösterip birkaç söz söyleyerek sözlerimizi bitirelim: Bizden bir yaklaşım göstermemiz beklenen konu; “legal alandan devrimci savaş çizgisine geçiş mümkün değildir. Sıçrama legalden illegale doğru olamaz”mış iddiasıdır.

Birincisi, çizilen tablo bizim için geçerli değil; bu itibarla bizler için özel bir anlam taşımıyor. Şayet yukarıda söylendiği gibi, legal alandan devrimci savaş çizgisine geçiş yapma gibi bir planımız, savunu ya da beyanımız olsaydı söylenenler fevkalade anlamlı olurdu. Ama değil. Dolayısıyla, bu tablo sizin çıkarsamanızdır. Gerçekte ise Maoistlerin bu konulardaki anlayışları da bu anlaşışlarının rehberlik ettiği yapıları ve pratikleri de ortadadır. Görmek isteyen görür, bilmek isteyen inceler. Dolayısıyla bunu nereden çıkardınız, diye sorsak pek anlamlı olmaz, çünkü hüsnü kuruntunuz olduğu çok açık. Devrim adına ve devrimci çizgi adına kaygı duymanızı saygıyla karşılarız ama gerçek olmayan çıkarsamalara da haklı olarak itiraz ederiz.

İkincisi; birinci yaklaşımın devamı olarak gündeme gelen, “Sıçrama legal alandan illegal alana doğru olmaz” belirlemesidir. Böyle bir tasavvurumuz, tartışmamız, savımız da yok. Dolayısıyla muhatap adres değiliz. Ancak, durumumuzdan bağımsız olarak, bu tespitinizin tartışmalı olduğunu söyleyebiliriz. İllegal alandan legal alana dönüş yapan ideolojik-siyasi yönelim açısından bu sıçrama zor ve gerçek dışı olur. Fakat, başından beri legale konumlanıp burada örgütlenen herhangi bir sınıf hareketinin bu alanda yaşadığı tecrübelerden öğrenerek illegal alana sıçrama yapması tamamen mümkündür. Örneğin, şehir örgütlenmeleriyle başlayan birçok komünist parti, hareket, burada yaşadığı sorun, yenilgi vb. süreçleri sonrası, yaşadıkları bu tecrübelerden sonra kırlık-köylük alanlara çıkarak bizzat savaş yürütmüş, devrim gerçekleştirmiştir. Bunun gibi, legal alandan illegal alana sıçramak da hepten mümkündür. Tarihsel olarak bakıldığında da legal alanlarda başlayan mücadeleler sınıf çatışmasında edindikleri deneyimlerle illegal örgütlenmelere geçmiştir…

Yasal ve açık zeminde başlayıp gizli ve silahlı örgütlemeye geçiş ile, illegal ve silahlı başlayan bir mücadeleden açık ve demokratik zemine geçişler her zaman olmuştur. Her şey gibi bu da mücadele ve örgütlenmenin diyalektiğidir. Felsefe yoluyla tanıdığımız karşıtların özdeşliği bu alanı dışında tutmak gibi bir keyfiyet göstermemiştir göstermez de. Buna karar veren tümüyle koşullar ve siyasettir. Yasal alandaki bir potansiyel devrimci olduğu gibi, en ileri düzeyde militan devrimci güce dönüşebilir, legal alanlarda örgütlenen yüzlerce devrimcinin savaş siperlerinde mevzi alarak ölümsüzleştiğini sizler de bilirsiniz. Legal de olsa, mesele devrimci çizgi sorunudur. Devrimci çizgi, legalden de illegalden de örgüt çıkarma yeteneğine sahiptir. Biz devrimci çizgimizden şüphe duymuyoruz. Geniş kitlelerin bulunduğu yerlerde örgütlenmeyi devrimci örgütlenme mantığına uygun ve zorunluluk olarak telakki ediyoruz. Bu kitleler hepten illegal örgütlenme içinde değil, legal örgütlenme içinde de örgütlenerek devrime uygun şekilde konumlandırılabilir.

Özcesi, legal alanı esas alma ve illegal alanı arkalama gibi bir düşüncemiz yok. Biz somut şartlara uygun siyasetler temelinde olanaklı olan her mücadele ve örgütlenmeyi kullanarak devrim mücadelesini büyütmeyi ve başarmayı hedefliyoruz. Varsa bir tasarımız o da budur. Gerisi safsatadır…


[1] Yazımızda tekrarlar görülecek, bunun farkındayız. Bunun bir sebebi noksanlığımıza yorulabilir ama bizce asıl sebebi, tartışma konularının farklı başlıklar altında da gelişse, konuların hemen hepsinin belli bir anlayışa endeksli olması ve bu anlayış zemininde cereyan etmesidir. Dolayısıyla her tartışma konusunda benzer anlayış karşımıza çıkarak bizi tekrarlara zorlamakta, zoom yapmamızı gerektirmektedir. Üzülerek söyleyelim ki, kırk kere anlatma ihtiyacı da hasıl olmuştur… Tekrarlara rağmen, tartışmaların okumaya değer olduğunu düşünüyor, tekrarlar nedeniyle okurun anlayışına sığınıyoruz…

Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü gazetesinde yayımlanmıştır.

Editörün Seçtikleri konulu diğer haberler