Takip Et

Editörün Seçtikleri

2022 Yılında Dünyadaki Siyasal Gelişmelerin Genel Değerlendirmesi ve Sınıfsal Bakış

Dünyayı etkisi altına alan bu krizler sürecinde, sermaye sahiplerinin bir kısmı piyasadan silinirken veya mevcut durumlarının çok gerisine düşerken, diğer bir kısmı, özellikle uluslararası büyük sermaye tekelleri kârlarına çok daha büyük kârlar katarak bir yandan sistemi yeniden yapılandırıyor, bir yandan da uluslararası sermayenin devleri haline geliyorlar. Yani kriz, sermaye sınıflarının bir kısmı için “zarar”, bir kısmı için ise inanılmaz büyüklükte “kâr” kapılarının açılmasına vesile oluyor.

2022 yılını geride bırakıp, yeni bir mücadele yılının başlangıcı olan 2023 yılına girdiğimiz bu günlerde, geride bıraktığımız yılın genel bir değerlendirmesini yapmak ve bu değerlendirmelerden politik dersler çıkartarak, girdiğimiz mücadele yılına bu tecrübeler ışığında doğru politik ve pratik müdahalelerde bulunmak biz devrimciler için gerekli ve zorunludur.

2022 yılı, genel olarak dünyada çok ciddi ekonomik, politik ve siyasal gelişmelerin yaşandığı bir yıl oldu. Özellikle 2008 yılında başlayan ve dünyayı etkisi altına alan ekonomik ve siyasi kriz, hız kesmeden bu yıl da devam etti. Aslında, bu krizlere ( sistemin kaçınılmaz olan kendi yapısal krizleri de olsa) kapitalist- emperyalist sistemi bir ölçüde ayakta tutan krizler olarak da bakılabilir. Çünkü dünyayı etkisi altına alan bu krizler sürecinde, sermaye sahiplerinin bir kısmı piyasadan silinirken veya mevcut durumlarının çok gerisine düşerken, diğer bir kısmı, özellikle uluslararası büyük sermaye tekelleri kârlarına çok daha büyük kârlar katarak bir yandan sistemi yeniden yapılandırıyor, bir yandan da uluslararası sermayenin devleri haline geliyorlar. Yani kriz, sermaye sınıflarının bir kısmı için “zarar”, bir kısmı için ise inanılmaz büyüklükte “kâr” kapılarının açılmasına vesile oluyor.

Bu süreçte esas olarak ezilen, bir lokma ekmeğe muhtaç duruma düşense, emeğiyle geçinmeye çalışan geniş halk kitleleri oluyor. Meselenin objektif yanını oluşturan bir gerçeğe dikkat çekerken, bunun hep böyle, kendi kendisini tekrarlayan, her koşulda burjuvazinin lehine bir döngü şeklinde devam ettiği veya edeceği bir anlam çıkartılmamalıdır. Krizler, sistemin ciddi çelişkilerle yüz yüze geldiği dönemleri de ihtiva ederler. Bu çelişkiler, devrimi tetikler, buradan proleter devrimler de çıkabilir/ çıkmıştır da. Bu, subjektif ve objektif öğelerin birbirlerini tamamlamasıyla doğrudan ilintili bir durumdur. Yani, ekonomik ve siyasal krizlerin devrimci durum için yarattığı olumlu objektif ortamla birlikte, yönetilenler yönetilemez durumda iseler ve örgütlü bir güç olarak proletarya partisine duydukları güven ve inançla mücadele ediyorlarsa, burada pekâlâ proleter bir iktidar doğabilir. Durum tersine dönerek burjuvazinin elindeki iktidar, proletaryanın ve ezilen halkların eline geçebilir. Tabi tam da bu noktada proletarya partisinin rolünü görmek gerekiyor. Bu başlı başına farklı bir konu, biz tekrar makalemizin konusu olan 2022 yılının genel bir değerlendirmesine dönelim.

Emperyalistler arası pazar çelişkisi derinleşerek devam etmektedir!

Yaşanan tüm gelişmeler bize şu gerçeği tüm çıplaklığıyla göstermektedir. Bu, dünya jandarmalığına soyunmuş iki emperyalist kamp gerçekliğidir. Bir yanda başını esas olarak ABD emperyalizminin çektiği AB emperyalistlerinin dâhil olduğu emperyalist kamp, diğeri ise Rusya ile Çin’in merkezde olduğu emperyalist bloktur. Doğal olarak bu bloklaşma pazarların yeniden paylaşımını, bu paylaşımlar sonucunda dünya üzerinde hegemonik güç olma çatışmalarını da beraberinde getiriyor. Uzun süredir emperyalistler arası süren it dalaşı 2022 yılında da kesintisiz olarak devam etti. Emperyalistler arası süren bu pazar paylaşımları çatışmalarında, emperyalist güçler doğrudan doğruya karşı karşıya gelmekten ziyade, bölgesel ve vekâlet savaşlarıyla süreci yönettiler ve kendileri açısından başarılı da oldular. Bunun en büyük nedeni hiç kuşku yok ki genel olarak ezilen halkların yeterli bir örgütlü güce sahip olmayışlarıdır.

II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan bu yana yaşanan bütün gelişmeler, Leninist emperyalizm tezinin bütün canlılığıyla kendisini koruduğunu gösteriyor. Özellikle ABD emperyalizminin dünya jandarmalığına soyunduğu dönemlerde, yani II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan kısa bir süre sonra Kore, Vietnam, Cezayir, Çad, Panama, Balkanlar, Kafkaslar, Grenada, Falkland gibi pek çok ülkeye yönelik yapılan doğrudan işgal saldırıları, emperyalizmin sömürgeci politikalarından vazgeçmediğinin açık kanıtı oluyor. Bugün de bu sömürgeci politikalar, Ortadoğu’da, Asya ve Afrika’da hız kesmeden devam ediyor. Ancak bugün durum biraz farklıdır. Öncesinde ABD emperyalizmi daha ziyade tek başına at oynatıp terör estirirken, bugün karşısına Rus ve Çin merkezli emperyalist blok dikilmiş durumda. Öyle her istediği yeri, elini kolunu sallayarak işgal etme olanağını tanımıyorlar ABD emperyalizmine.

Rusya’nın askeri gücü, Çin’in büyüyen ekonomik gücü hem ABD merkezli diğer emperyalist güçleri tehdit eder boyutlara ulaşmış durumda hem de dünya pazarlarında söz sahibi olma. Özellikle Çin’in giderek dünya hegemonyasını ele geçirme yönelimi emperyalistler arası çelişkiyi iyice derinleştirmektedir. Bu nedenle, şimdilik zayıf bir ihtimal de olsa, bölgesel savaşların yerini bir III. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın alması emperyalizmin karakterine ters bir durum değildir. Çünkü emperyalizm var olduğu sürece, onun yapısal krizleri ve bunalımları da var olacaktır. Emperyalistler cephesinden bunların pek çok “çözüm” yöntemleri vardır, bunlardan biri de emperyalistler arası savaştır. Yaklaşık o dört yıldır süren bu ekonomik ve siyasal kriz, bugüne kadar bölgesel savaşlar, halklar üzerinde estirilen terör ve baskılarla taşınıp bugüne getirildi. Kriz henüz çözülmüş değil, emperyalistler arası pazar çelişkisi derinleşerek devam etmektedir. Özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgali çelişkileri daha da keskinleştirdi ve III. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı daha ciddi bir biçimde konuşulur hale geldi. Daha da önemlisi, Rusya rakiplerini nükleer silah kullanmakla tehdit etti. Aslında nükleer silahların kullanılacağı bir savaş, hiç bir emperyalist gücün tercih edeceği bir savaş değildir. Çünkü böyle bir savaşın kazananı olmayacaktır. Uluslararası emperyalist tekeller bunun farkındalar. Şimdilik mevcut savaş yöntemleri ve silahlarıyla, bir adım daha atarak, kimyasal silahları da kullanarak her bir emperyalist güç süreci bir biçimde kendi lehine döndürme veya bu kanlı paylaşım ortamında en azından dipte kalmamanın çabası içinde olacaklardır ki öyle de davranmaktadırlar.

Bir süredir neo liberal emperyalist yapılanmanın çatırdamaya başladığı ve giderek çöküşe girdiği yıl oldu 2022 yılı. Bilindiği gibi neo liberal politikaların özeti “Bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler” sloganı şeklinde uluslararası emperyalist tekeller tarafından kamuoyuna sunulmuştu. Bunun anlamı, “sosyal devlet” politikalarını terk edip kuralsızlaştırma, serbestleştirme ve değersizleştirmedir. Yani devlet ekonomik anlamda küçültülecek, uluslararası tekellerin jandarması konumuna sokulacak, devletin denetimindeki üretim alanları yok pahasına özelleştirilecek; uluslararası tekeller hiçbir engelle karşılaşmadan aşırı kâr ve sermayenin daha katı bir şekilde merkezileştirilmesi için dünyayı kendileri için dikensiz gül bahçesine dönüştüreceklerdi.

Dünya halkları için bunun karşılığı elbette sosyal hakların kısıtlanması, işsizliğin artması, yoksulluğun ve açlığın inanılmaz boyutlara ulaşması ve bunlara paralel olarak tekeller arası pazar kavgasının yarattığı lokal, bölgesel savaşların yaygınlaşmasıdır. Neoliberal politikalar sürecinde gemi azıya alan uluslararası tekeller, öylesine pervasızca bir sömürü ve talan çarkı kurdular ki, sadece çalışan emekçiler üzerinde azgın sömürü tahakkümü kurmadılar; doğayı da talan ederek büyük ekolojik bozulmaya, insanlığın ve tüm canlıların geleceğini tehdit etmeye başladılar. Mevcut ekonomik ve siyasal krizin en esaslı nedeni işte bu neoliberal politikalardır. Ve bu politikalarla daha fazla sistemi devam ettirmenin mümkün olamayacağı da açığa çıkmış oldu.

Uluslararası tekellerin bir kısmı hâlâ neoliberal sistemin sürdürülmesinde ayak diretirlerken, bir kısmı yeni bir yapılanmanın arayışı içine girmiş durumdalar. Bu arayış, esas olarak yoğunlaşmış emperyalist sermayeye, yeni üretim ilişkilerinin ve üretici güçlerin ulaştığı teknolojik ve dijital seviyeye denk düşecek bir yapılanma arayışı olduğu bilinen bir durumdur. Burjuva çevreler ve çeşitli kamuoyu çevrelerince yer yer komplo teorileri biçiminde tartışılan sürecin ne yöne evrileceği ve ne sonuçlar doğuracağı konusunda bugünden net bir tespitte bulunmak olası değildir. Ancak emperyalistlerin, mevcut sistemi korumak adına yeniden bir yapılanma sürecine gireceklerini söylemek abartı veya bir kehanet olmayacaktır. Bugüne kadar nasıl ki iktidarlarını sürdürebilmek ve en iyi kazançlar elde edebilmek için pek çok yol yöntem denedilerse, bugün de ayakta kalabilmek ve dünyaya hükmedebilmek için farklı yollar arayacaklarını bilmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Yaşanmışlıklar ve yaşananlar bunu anlamak için yeterlidir.

İki emperyalist blok ve yaşananlar

Yeniden yapılanma arayışları sürerken, karşılıklı iki emperyalist blok ve aynı zamanda da tek tek emperyalist devletler pazar alanlarını genişletme ve birbirlerini kontrol etmeye dönük “açık” / “gizli” eylemleri de devam etmektedir. Özellikle Rus- Çin bloğunun geriletilmesi, kontrol edilebilir bir noktaya getirilmesi Orta Doğu coğrafyasının yeniden dizayn edilmesi, ABD’nin başını çektiği emperyalist blok açısından büyük bir önem arz etmektedir. (Burada küçük bir parantez açalım. AB emperyalistleri şu anda, her ne kadar ABD ile ortak hareket ediyorlarsa da aralarında ciddi çelişkilerin bulunduğu, hatta üçüncü bir blok olarak kendilerini var etme girişim ve politikalarını yabana atmamak gerekir.) Çünkü bu coğrafyada ABD ve müttefiklerinin attığı her adım, Rus engeline takılmakta ve planlanan sonuçlara ulaşılamamaktadır. Tıpkı Suriye gerçeğinde olduğu gibi. Aynı durum bugün Libya için de geçerlidir. ABD’nin BOP projesi hem Rusya’nın müdahalesi hem de Almanya ve Fransa’nın kendi çıkarları doğrultusunda yeterince destek vermemeleri nedeniyle aslında işlevsiz bir projeye dönüştüğünü söylersek yanılmış olmayız. Ancak ABD’nin tümüyle bu saldırı planından vazgeçtiği de anlaşılmamalı. ABD, hala Orta Doğu üzerindeki hegemonya gücünü bir biçimde korumaya devam ediyor. Bu projenin esasta hayat hakkı bulmayışının en büyük engeli hiç kuşku yok ki Rusya ve Çin’in pazarda söz ve talan “hakkı” için alternatif bir güç olarak ortaya çıkmalarıdır.

Bu durum karşısında ABD, Rusya’nın nüfuz alanlarına yerel işbirlikçi ırkçı faşist yönetimleri kullanarak Rusya’yı geriletmeyi ve dar bir alana sıkıştırmaya çalışmaktadır. Ukrayna, Finlandiya ve İsveç’te yaşananlar tam da bu gerçeği ifade etmektedir. Tabi bu, yani emperyalistlerin herhangi bir işgal hareketini haklı çıkartacak bir durum değildir. Tıpkı Rusya’nın (kendisine göre haklı gerekçeleri olsa bile) Ukrayna’yı işgali gibi… ABD ve AB’nin Rusya’yı geriletme ve kontrol altına almak için, Rusya’nın çevresindeki ülkeleri kendilerine bağımlı hale getirmeleri veya Finlandiya ve İsveç’te olduğu gibi NATO üyesi yapmaları ne kadar emperyalist sömürgeciliğin bir politikası ise, Rusya’nın doğrudan işgali de aynı derecede emperyalist sömürgeciliğin bir ürünüdür.

Günümüz koşullarında, ekonomik ve askeri güç olarak büyüyen Rusya ve Çin’in geriletilip kontrol altında tutulma politikaları ve atılan pratik adımlar iki blok arasındaki çelişkinin derinliğini açıkça göstermektedir. Şimdilik özellikle Rusya’nın nüfuz alanlarına yönelik yapılan hamleler, buralarda yaratılan iç karışıklıklar, Rusya’nın Ukrayna işgali bahane edilerek sürdürülen ekonomik ve siyasi ambargolar, özellikle Rus doğal gaz ve petrol tekellerini geriletme, Rusya’nın elindeki enerji kozlarını zayıflatma yönelimleri, düşünüldüğü kadar Rusya’yı fazla etkilemedi. Tam aksine Rusya doğal gaz vanalarını sıktıkça, başta Almanya olmak üzere AB emperyalistleri kara kara düşünmeye başladılar. Çünkü büyük dev sanayi işletmeleri, konut ısıtmaları önemli derecede Rus doğal gaz ve petrolüne bağımlıdır. Tabiri caizse Rusya bildiğinden vazgeçmedi ve bildiğini okumaktan geri adım atmadı. Kendi sömürgeci nüfuz alanlarını etkin bir biçimde koruma politikalarını ve pratik adımlarını sürdürdü, sürdürmeye de devam etmektedir. Bu tutumuyla uluslararası emperyalist güç ilişkileri açısından kolay bir şekilde yutulur lokma olmadığını ortaya koymuş oldu. Hem diplomatik alanda ve hem de askeri alanda, konjonktürün biçimlendirilmesine yönelik emperyalistler arası atılacak her adımda “ben de varım” demiş oldu.

Öte yanda, Rusya ile aynı emperyalist blok içinde yer alan Çin, karşı bloğu ekonomik kıskaç içine almış durumda. ABD’nin en çok borçlandığı ülkenin Çin olduğu burjuva basın manşetlerinde sıkça yerini almaktadır. Bu yüzdendir ki, Tayvan üzerinden Çin’de karışıklıklar yaratma politikası gütmektedir Amerikan emperyalizmi. ABD, hayata geçirmeye çalıştığı bu politikayla bir yandan Çin’i iç kargaşalıklarla boğuşmaya hapsedip esas olarak ekonomik yayılmacılığının önünü kesmek, bir yandan da bu coğrafyada kendisine nüfuz alanları açma politikaları gütmektedir.

2022 yılı aynı zamanda emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı direnişlere sahne oldu

 2022 yılı emperyalist dalaşların, çıkarttıkları bölgesel ve lokal savaşların yaşandığı bir yıl olduğu kadar; dünya halkları için de oldukça zorlu bir yıl oldu. 2022 yılı, genel olarak dünya halklarına yönelik sosyal, siyasal ve ekonomik hak gasplarının yaşatıldığı, toplumun önemli bir kesitini oluşturan kadına yönelik şiddetin, taciz ve tecavüzlerin, kadın katliamlarının artarak devam ettiği bir yıl oldu. Dünyanın genelinde bir avuç tekelci sermaye, yaratılan emek değerinin önemli bir kısmına el koyarken, milyarlarca emekçi açlık ve yoksulluk sınırında yaşam mücadelesi verir hale getirildi. Sömürü, talan ve yıkımda sınır tanımayan emperyalist haydutlar, doğayı talan etmekten de geri durmadılar ve insanlığın geleceğini büyük bir tehlikeyle karşı karşıya getirdiler. Yayılmacı politikalar ve çıkarttıkları haksız emperyalist savaşlardan kaynaklı, yüzbinlerce, milyonlarca insan yerinden yurdundan edilerek gayri insani koşullar altında yaşamlarını idame etme pozisyonuna sokuldular. Göçmenlik, emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri için aynı zamanda ucuz iş gücü olarak, kârlarına kâr katmayı beraberinde getiriyor. Yani bir taşla birkaç kuş vurma politikasıdır bu politika.

Emperyalist-kapitalist sistemin bu saldırıları karşısında, ezilen, sömürülen halkların da söyleyecek sözleri oldu-olacaktır. Sınıf mücadeleleri, insanlık tarihinden bu yana inişli- çıkışlı mücadeleler tarihi olmuştur. Bu tarih, yengi ve yenilgilerle dolu bir tarihtir. Bugünkü geçici “sessizlik” hiç kimseyi aldatmamalı, umutsuzluğa sürüklememelidir. Aslında bu sessizliğin altında tahminlerin de ötesinde büyük bir öfke birikimi birikmektedir. Tıpkı bir yanar dağ misali, anı ve zamanı geldiğinde hiçbir güç o patlamanın önünü alamaz- alamayacaktır. Bunun örneklerini daha şimdiden görmeye başladık.

Kısa bir süre önce Sri Lanka halkı, diktatörün sarayını basarak, sarayı başına yıktılar ve diktatör kurtuluşu ülkeden kaçmakta buldu. İran’da Molla Rejimi’ne karşı özellikle kadın hareketi yıllardan beri bölük pörçük de olsa hep vardı, bugün Mahsa Amini’nin katledilmesiyle başlayan kadın direnişi genel kitlesel direnişe dönüştü. Kitle hareketindeki isyanının hedefinde sadece kadına yönelik şiddet değil, toplumun tüm ezilen kesimlerine yönelik baskı ve katliamlar, haksızlıklar vardır. Mollalar kısmi geri adımlar atmalarına rağmen, mesela “Ahlak polisini” kaldıracaklarını söylemelerine rağmen, kitleleri haklı isyanlarından vazgeçirememektedirler. Dünyanın hemen hemen her coğrafyasında dayatılan açlığa ve yoksulluğa, hukuksuzluğa ve adaletsizliğe, doğa talanına ve haksız savaşlara karşı kitlelerin çeşitli ton ve renklerdeki isyanlarını, ezilen, ilhak edilen ve sömürgeleştirilen ulusların haklı ulusal mücadeleleri insanlığın geleceğine büyük bir anlam yüklemekte, emperyalist sistemin hak ettiği tarihin çöplüğüne gömüleceğini göstermektedirler.

Dipten gelen bu devrimci dalganın bilincinde olarak, başta komünistler olmak üzere eksik ve yetersiz yanlarımızı görmek ki, bunun başında gerek enternasyonal alanda ve gerekse özgün alanlarımızda sürece cevap olacak doğru örgütlenmeler yaratmak, zaman zaman yükselen, zaman zaman gerileyen kendiliğindenci kitle hareketlerini sınıf hareketine dönüştürmek gerekmektedir. Bunun için doğru siyasal ve politik yönelimler, tahliller yani siyasi önderlikler, proleter önderliğin denetiminde doğru stratejik ve taktik örgütlemeler en acil görevlerimiz olarak önümüzde durmaktadır. Kitlelerde bir sorun yok. Kitleler hareket halinde. Sorun, bu hareketleri doğru yere kanalize etmekte. Bu da hiç kuşku yok ki komünistlerin sorunu.

Biz Türkiye- K. Kürdistan Maoist Komünistleri olarak, tarihin bu dönemecinde dogmatizme düşmeden, ekonomizmin ve reformizm batağına batmadan eksikliklerimizi ve yetmezliklerimizi aşarak, 2023 yılının halklarımız açısından önemli kazanımların ve sosyalizme yürüyüşümüzün yılı olacağı inancını taşıyor ve tüm dostlarımıza, yoldaşlarımıza başarılı bir mücadele yılı diliyoruz.

Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü’nde yayımlanmıştır.

Editörün Seçtikleri konulu diğer haberler