Takip Et

Editörün Seçtikleri

Bizim “Şansımız” Hatalarımıza Karşı Açık ve Dürüst Olmak, Sizin “Şansızlığınız” Bunun Tersini Yapmaktır

Birlikle ilgili bütün söylediklerinizi toplayın, ortaya birlik karşıtlığından başka bir şey çıkmıyor. Bununla da doğru çizgide ilkeli birlik değil, ancak birlik karşıtlığı unvanı alabilirsiniz.

Genel-geçer bir sözle başlayalım. Doğru çizgiye sahip olmak yetmez ve tabi o çizginin iddia edildiği kadar doğru ve bilimsel bir çizgi olup olmadığı da temel bir soru. Bilimsel olma normu aynı zamanda bilim ve gerçekler karşısındaki dürüstlükle ölçülüdür. Eğer bilimsel dürüstlük yoksa, bilimin çarpıtılması, gerçeklerin tersyüz edilmesi ve doğru çizginin yanlış çizgiye “kadavra” edilmesi tamamen mümkün olur. Yetmez; bilimsel dürüstlük yoksunluğu, aynı zamanda dar grupçuluğu, partizanlığı, muhafazakarlığı, dogmatizmi ve bir nevi tek yanlılıkla beslenen inkarcılığı siyaset haline getirerek bilimsel kaygıdan saptırır, kör tutuculuğa esir eder. Bu esaretten ne sağlam çizgi ne de sağlam bir birlik anlayışı çıkar; dürüstlük de birliğin temel bir ilkesidir.

Dürüstlük bilimsel gerçeklere itiraz değil, hatasına itirazla bilimsel gerçeği yüceltmektir. Birlik tek tarafın hatalarını değil, bütün tarafların hatalarını mahkûm edip düzeltmekle mümkündür. Birlik konusundaki dürüstlük, dürüstlüğün sınandığı sağlam zeminlerdendir. Bundandır ki, dürüstlükle biçimlenen tavır ve siyasetin yapacağı temel şey, kendisini izah etme güdüsüyle gerçekleri kendine yontup uydurma değil, gerçeklere saygı göstererek bizzat onların devrimci zeminde aydınlanmasını ve egemen kılınmasını sağlamak olur. Birliğin yolu da doğru çizginin yolu da tarihe doğru yaklaşmanın yolu da buradan geçer. Tekrar edelim bilim bir dürüstlük sorunudur, tersinden dürüstlük de bir bilim sorunudur. Bilim ve dürüstlüğe aykırı olan her şey sınıflar mücadelesi tarihi ve tüm tarih karşısında gericidir…

Pusula hep kuzeyi gösterirken

Pusuladan geri kalmaz kesinlikte, kendinizle özdeştirdiğiniz tek yönü işaret etmektesiniz. Saygı duyarız. Ne ki, pusulanın bu kez doğru yönü göstermediği, sorunlu olduğu görülmektedir… “Sadece Doğru Çizgide Israr Edenlerin Birliğine Güvenin” şeklindeki çağrınız, birlik anlayışınız dikkate alındığında, objektif olarak “birlik(ler)e karşı çıkın” çağrısı yapmak anlamına gelir. Bizce böyle… Zira, devrimin gelişim mantığı ve bilinçli iradi müdahalesinin kaçınılmaz gelişim süreci olan halkın birliği, tek birlik siyasetinizdir ki, bunun dışında elle tutulur ve güven verici somut bir birlik siyasetiniz yok. Teorik tıkanıklığınız lafızda, “ikili-üçlü birlikler de olur” dedirtse de buna dönük ne somut bir irade ve çabanız, ne de girişime dönüşebilecek somut bir anlayış, pratik ve planınız var. Çağrıda, doğru çizgi ve hatta birlik ipotek edilmek istense de güvenin ipotek edilemeyeceği her vesileyle sabittir. Güven çağrılarla değil, dediğiniz o doğru çizgi ve doğru birlik anlayışını pratikte temsil etmekle kazanılır. Burjuva seçim adayları gibi, “bana oy verin, sadece bana güvenin, sadece ben doğruyum, ben yaparım” şeklinde soyut vaatlerle çağrılar yapmak biraz gülünç olur… “Ayranım ekşidir” diyen çıktı mı bilmiyoruz.

Önce hal edilmesi gereken, iddia ettiğin gibi doğru çizgi misin değil misin, birlik anlayışın güven verici midir değil midir meselesidir. Kendin karar vermişsin belli, ama pratikte, uygulamada, anlayışta ve siyasette buna uygun davranmadın mı? Kim inanır, kimi inandırırsın mekanik pusula gibi hep kuzeyi, hep kendini göstermene. Şayet ortada doğru çizgi ve bunda ısrar olsaydı, yani doğru denilen çizgi yanlış çizgi olmasaydı, yani bilimin pusulası kullanılsaydı bir an bile tereddüt etmeden derhal takip ederdik. Çağrınıza uyamadığımız için üzgünüz, lakin MLM pusulayı tercih etmek durumundayız. Elbette doğru çizgide ısrar edenlere (ama söz de değil gerçekte) ve doğru birlik anlayışı olanlara güvenme telkininiz, sadece bir telkin olarak doğrudur. Ne ki, YD’nin (özellikle örgütsel ve önderlik) çizgisinin doğru olduğu su götürmez biçimde tartışmalıdır. Kendisi, “sadece bana güvenin” kuvvetinde doğru çizgi olduğundan emin olsa da genel-geçer söylemlere sığdırdığı ve asla somut bir öz eleştiriye yansıtmadığı ve birçok söylemiyle doğru çizgiyle yanlış çizginin KP içinde olduğunu söyleyerek kuvvetli iddiasına gedik koymaktan kurtulamıyor. Her şeye karşın, YD’nin “Ayranım ekşi” dediğine kolay kolay rastlanmaz, rastlamadık dersek yalan olmaz. “Ekşi ayrana karışmış” der ama “ayranım ekşi” demez. Bu o kadar gerçek ki, yazımızın ilerleyen paragraflarında yapacağımız aktarımlarla bu durum çıplak biçimde görülecektir…

Geçmeden bir detaya daha yer verelim. Zira bazen büyük gerçekler küçük ayrıntılarda saklıdır. Hitaba bakın; “Arkadaşlar!”

Biz arkadaş değiliz, örgütsel ve önderlik çizgilerindeki ters açı nüanslarına şerh düşme şartıyla, Maoist Kaypakkaya eksenli ideolojik-siyasi nitel yapılar olma zemininde yoldaşız; hiç değilse ortak geçmişimiz ve ortak geleceğe giden yürüyüşümüzle (buna hemen itiraz ettiğinizi duyduk!) tarihsel yoldaşlarız. En azından devrimci zeminde siper yoldaşlarıyız, bu da olmazsa devrimci dostlarız. Pekâlâ kullanabileceğiniz bir ismimiz var. Bunda zorlanıyorsanız, seçme hakkınız da var; HG, ST gibi… Politik muhataplık zemininde, bu ilişkiye denk gelecek, bu ilişkinin ciddiyetine uygun olacak politik olgunlukta ve bu ilişkiye saygı duyma ve politik muhataplarımıza saygı gösterme temelinde belli bir nezaketle hitap etme zorunluluğunuz var.

Siyasi ilişkilerin ciddiyetine uygun davranmak her şeyden önce kendimize saygının ve saygınlığımızın gereğidir; çünkü kahve sohbetiyle ilişkili değiliz. Hele eski tartışmalara inildikçe, oradan verilen alıntılarla o eskiye heveslilik ya da eski tarza yatkınlık görülüyor ki, bu tarza kaymak, kabul edemeyeceğimiz bir tutum olur. Dolayısıyla, üslup-hitap meselesine bu dikkat çekmemiz nedensiz görülmesin. Bir sebeple varsa bir öfkeniz zaten revizyonist, oportünist, küçük-burjuva, tasfiyeci, darbeci ve üçlemelerle politik jargonun tanıyıp tanımadığı tüm damgalamaları istediğiniz yapıp geçiyorsunuz. Bari politik olmayan üslup ve hitaptan geri durun. Rica ediyoruz teraziyi kaçırmayın; bu tartışmalarımız sürsün istiyoruz. Geçiyoruz…

Birlik karşıtlığı ilkeli birlik anlayışı olarak pazarlanamaz

Sadece bizim birlik anlayışına güvenin diyorsunuz ama doğru çizgi ısrarıyla temsil ettiğinizi söylediğiniz güvenilir birlik anlayışınızın hiç de sağlam olmadığı açıktır. İlkeli olmak da doğru olmak da güvenilir olmak da birlikçi olmak da bilimsel dürüstlükten geçer. Siz, ilkeli birlik diyerek ne olduğu bir türlü anlaşılmayan ve aslen de somut biçimde açıklayamadığınız, “halkın birliği” tılsımıyla halledip aradan çıkmaya çalıştığınız birlik anlayışını savuna durun. Birlik anlayışımıza ilkesiz deyin, hatta birlik çabamızı başka şeylere yorun, biz birlik davasını gütmekten geri durmayacağız.

Birlik gerçekleştirmek mümkünken, bunun ilkeli olmaması için de bir sebep yoktur. Birliği savunuyoruz, bu birlik anlayışımız ilkeli siyasettir. Genel olarak birliği savunuyoruz, ‘92 birliğini de.’ 94 ayrılığının da “anlamsız ayrılık” olduğunu savunarak, savunanlarla paylaşıyoruz. Bu ayrılığın objektif olarak partinin gelişip büyümesini baltalayarak bu gelişme trendini engelleyen bir rol oynadığını, dolayısıyla partiyi dağıtarak zayıflattığını ileri sürüyoruz. Gerçek yaşam pratiğinde görüleni ve gördüğümüzü söylüyoruz. Evet, 92 birliği bir dizi zaaf, hata ve birlik uğruna birçok sorunu es geçme temelinde ilkesizliklerle ele alınıp gerçekleştirildi. Buna karşın, büyük gelişmelere vesile oldu, tarihimizin görmediği gelişmelere yol açtı. İlkesizdi, ilkesiz deyin, diyelim ama bu ilkesizliğe rağmen çok büyük ve ciddi gelişmeleri koşulladı, sağladı. Tamam sonuçlara boğulmayalım da ilkesiz bir birliğin nasıl oluyor da bu derecede büyük sonuç ve olumluluklara yol açtığı da açıklanmak ve her şeyden önce anlamak gerekir. Sizin için, ayrılık, darbeciliğe yol açan ilkesizliği ortadan kaldıran bir eylem de olsa, bizim için, ilkesizliğine rağmen sürdürülebilir, geliştirilebilir ve başarıyla sürdürülebilir bir eylemdi. Darbecilik ve onu koşullayan ilkesizlik zemininde birliğin ayrılığa dönüşmesini olumlu bir süreç olarak savunuyorsunuz ama gerçek karşısında daha fazla ayak direyemeyerek 92 birliğinin yarattığı sonuçları, onun partinin büyük bir eylemi olduğunu, partinin bir parçası olduğunu vb. söylemekten de imtina edemiyorsunuz.

Kötü örnek göstermekle meşgul olduğunuz kadar, iyi örnek yaratmaya da birazcık çaba gösterseniz hiç fena olmaz. Hep işin kötü tarafından yaklaşmak ama iyi tarafını görmemek bir huy ve hüner midir bilmeyiz ama bunun ağır bir kötümserlik olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla, kötü birlik örneğinize karşı o birliğin iyi yanlarını savunuruz ve elbette bu birliğe bakışınızın ayrılıktaki rolünüzle alakalı bir yan taşıdığını söyleriz. Öyledir de. “Sonuçlara boğulma” sözüyle sorumluluğunuzu ya da tavrınızı savuşturup atamazsınız. Sanki sonuçlar nedenlerden bağımsızmış gibi, sonuçlarla ilgilenmeyi boğulmakla mahkûm etmek basit bir demagojidir. Nedenlerle birlikte sonuçlara da bakmak bilimsel diyalektik bakış açısıdır.

Elbette nedenlere bakmakla birlikte, sonuçlara da bakarız. Sonuçlar rast gele şeyler değil, bizzat nedenlere bağlı gelişir. Son tahlilde, nedenler, sebepler her ne ise, gelip sonuçta toplanır, sonucu doğururlar. Birliği dağıtmakta birincil derecede rol oynadınız. Bu sonuç sizin birliğe bakışınızdan bağımsız değildi. Birliği ilkesiz gördünüz, dağılmasını da kolayca yeğ tuttunuz, bunu gerçekleştirdiniz. Mesele bu kadar basit. Neden de sonuçta budur. (Bizler tamamen hatasızdık demiyoruz, bilakis darbe problemi gibi hatırı sayılır bir katkımız oldu. Lakin, darbe olmasaydı da bu birlik dağılırdı, dağıtırdınız. Çünkü ilkesiz, oportünist birlik görünüşünüz var ve bu bakış birlikle bağdaşmaz, birliği yaşatmaz. Dağıtır, dağıtmakta başat rol de oynadı. Bu gerçeklere karşın sorunu getirip darbeye bağlamanız (ki ilkesizliği darbeci anlayışla açıklıyorsunuz), her şeyi oraya yıkmanız ve kendinizi “sütten çıkmış ak kaşık” misali aklamaya çalışmanız tek yanlı, taraflı yaklaşımdır. Bizim esasta vurgulamaya çalıştığımız buydu. Kanıtlamaya çalıştığımız bir şey yok, zira tavrınız ve yaptıklarınız (bugün kabul ettiğiniz üzere) zaten kendi başına birer kanıttır.

Birlikle ilgili bütün söylediklerinizi toplayın, ortaya birlik karşıtlığından başka bir şey çıkmıyor. Bununla da doğru çizgide ilkeli birlik değil, ancak birlik karşıtlığı unvanı alabilirsiniz. Birlik sorununuz var mı, varsa birlik namına pozitif ve somut bir şey söylediğinizi gösterin; tavır-tutumunuz şu veya bu gerekçeyle birlik karşıtlığı ve birliği yadsımak oluyor ki, bu negatiflik doğru çizgiyi de ilkeli birliği de temsil etmez, gelişme üretmez. Kötümserlikle devrimci siyaset yapılamaz. Her vesileyle birlik karşıtlığı pozisyonuna geçmekle kalmıyorsunuz, bu tavrınızı ilkeli birlik anlayışı olarak pazarlamaktan da sakınmıyorsunuz. Her somut tartışmaya genel-geçer sözlerle yanıt olmaya, geçiştirmeye çalışıyorsunuz. Her durumu onla açıklamaya çalıştığınız darbe meselesini tüketilmez bir rezerv olarak kullan-kullan bitiremiyorsunuz; her soruna izah, her derde deva… Darbeye dönük tavrımız karşısında, “doğru çizgi ısrarınızın” ne menem tavır olduğunu ve ne kadar yapay ısrar olduğu da yazı boyunca görülecektir…

“Dervişin fikri neyse zikri de odur”

Yazılarında geçen şu sözleri dikkatle okuyalım: “… nasıl kanaat getirdiklerini bilemiyoruz ama içimizde olduğundan emin oldukları ve bastırılmaya çalışıldıklarını ileri sürdükleri ‘birlikçileri’ bu güçle birleştirmenin yolunu aramaktalar” Evet bunu söylüyordaha da kötüsü söylediklerine içtenlikle inanıyor tarihsel yoldaşlarımız. Evet biz buradan kanaat ettik. “Öküzün altında buzağı arama”nıza gerek olmadığı gibi, bilinmezlik zannı üretmenize de gerek yoktur. Dürterek deşmek istediğiniz, “içinizden birilerinin bizlere bilgi sızdırdığı” ise, vesveseden ibarettir. Bize bu cümleyi kurduran veri ne gaipten sesler ne de yoldaşlarınızdan birileri değil, bizzat sizin ilgili yazınızdaki başlığınızdır. Yani materyal sizin yazınız, onun içeriğine ilişkin algılama da zihnimize aittir! Açık söylemleriniz ortadayken daha ne arıyorsunuz? Kırmızı şeritli iddianızın kendisi bir skandaldır, değilse açık bühtandır. Bühtan ediyorsunuz çünkü, bize iddiayla atfettiğiniz “…bastırılmaya çalışıldıklarını ileri sürdükleri ‘birlikçileri’ bu güçle birleştirmenin yolunu aramaktalar” şeklindeki yorum ya da ön kabulün motivasyonu bizzat algı tarzınız olarak kendinize dayanmaktadır; kendinizden yola çıkarak bizi de bu basitlikle damgalıyor, bu ucuz siyaset kaygısıyla hesap yaptığımızı ileri sürüyorsunuz. “Kişi kendinden bilirmiş.” Bugüne kadar çatlaklara oynama, yarıklardan sızma, etik olmayan yöntemlerle güç devşirme vb. vs. biçiminde burjuva pragmatizmine tenezzül etmedik, etmeyiz! İnanmama hakkınız var ama mesnetsizlik üzerine siyaset yaparak hiçbir olguya dayanmayan soyut önyargılarınızı gerçeklerin yerine koyma hakkınız yok; burjuva pragmatizmi ucuzluğunu bize yapıştırmaya yeltenmeyin hiç.

Bir anlayış sorununa; sekter, yıkıcı veya darbeciliğe denk düşen tarza dikkat çekerek eleştiri yürütmemiz, küçük-burjuva kurnazlığıyla “birlikçileri” kendimizle birleştirmenin yolu olarak değerlendirilemez. Değerlendirilirse, bu, eleştiriye kapıları kapatan ve eleştiriye karşı tahammülsüz olup eleştiri hakkını muhatabına tanımayan ve eleştirinin kendi lehine olanına “amenna” deyip, diğerine bastırmayı reva gören ben-merkezci zihniyetin ideolojik mücadeleyi hazmedemeyen ruh halini ele vermekten başka bir şey yapmış olmaz. Diyelim ki, anlayış sorunu bağlamında yürütmüş olduğumuz bu eleştirilerimizle “birlikçileri” kendimizle birleştirme muradı taşıyoruz. Bunda gocunacak ne var? Her ideolojik-siyasi iddia, son derece doğal ve sınıf mücadelesine uygun olarak, ideolojik-siyasal perspektifi temelinde kendi örgütsel yapısını adres göstererek devrimci güç ve dinamikleri çatısı altında toplamayı doğal davranış olarak hedefler. Bu pek doğal bir eğilim ve süreç olarak telakki edilir, edilmek durumunda. Aksi halde siyasette iddiasızlık olur ki, devrimin mantığına ters olan tam da budur; ideolojik mücadele ve bu zeminde nüfuz büyütme perspektifi değil. Bir fark var; bunu yaparken burjuva pragmatizmine, küçük-burjuva faydacılığına ve ucuz siyaset tarzıyla adam kapmaya tenezzül etmeden, tamamen açık ideolojik mücadele, açık eleştiri ve devrimci etiğe uygun olan dürüst yollarla bu ideolojik-siyasi-örgütsel tesiri kurup geliştirmeye çalışmaktır.

Biz bu farkı gözeten hassasiyete sahip olmakla birlikte, örgütsel birlik muhatabı olarak gördüğümüz sizlere karşı bu hassasiyeti katbekat fazla uyguluyor, zinhar bu birlik hedefimizi zayıflatan ya da zayıflatacak güven kırıcı hiçbir eğilime müsamaha etmiyor, itinayla sakınıyoruz. Bizim, birlik yoluyla sizi toptan ‘‘kazanma” derdimiz var; sizden parça koparma perspektifimiz yok! Ve eğer birlik defteri bize rağmen ya da bizim de ikna olmamızla kapanırsa, devrimci etik temelinde açık ve dürüst ideolojik mücadele ve eleştiri yoluyla olmak kaydıyla, pek tabii ki siyasi iddiamıza uygun bir “refleksle” ve özel değil doğal mücadele zemininde sizlerin örgütlülüğünüze dönük de kazanma perspektifimiz olur. Lakin, şimdiki motivasyonumuz birliktir. Egemen olan siyasetimiz budur. Uykudan uyanmışçasına mesnetsiz iddialar ileri sürmeniz olsa olsa yersiz kaygıların yol açtığı halüsinasyon olabilir…

‘‘Bastırma” meselesi mi?

Evet yönteminiz bastırmacıdır ama daha fazlasıdır; darbecidir. Bastırmayı, yöntem ve anlayışınızı eleştirme bağlamında, anlayış olarak vardığımız bir sonuç ve değerlendirme olarak, ister subjektif görün isterse parsacı. Ama şu kesin ki, içinize dönük tartışmada “dağıtıcı-bölücü-oportünist birlik anlayışı” çerçevesinde kamuoyuna dönük yaptığınız eleştiri, iç tartışmalar bağlamında demokratik usul değil, bastırıcı bir özelliktir. Bastırmanın da ötesinde darbeciliğe uzanır. Darbecidir çünkü, içinizde olduğu yazılarınızla aşikâr olan ya da yazınızdan anlaşılan bu fikir farklılığını, iç tartışma zemini ve mekanizmalarında tüketmeyip dışa yansıtmanız ve bu vesileyle teşhir etmeniz tüzüğünüze aykırıdır. Anlayış tartışması, ideolojik/çizgi mücadelesine sığınarak tüzük dışı bu darbeci tutumunuzu izah edemezsiniz. İç tartışma, iç mekanizmalarda, içe dönük ve dışa kapalı biçimde ve demokratik ortamlarda yürütülür. Ve şayet içinizdeki (olduğunu varsaydığımız) ilgili farklı görüşler kendi görüşlerini dışa yansıtmış olsaydı, bu durumda bir nebze anlaşılır olurdu tutumunuz. Ama bu iç tartışmanız farklı görüşlerce dışarıya yansımadığı gibi, bizzat sizler tarafından yansıtıldı. Biz buradan öğrendik, böyle biliyoruz… Bu durumda tüzüğünüzü çiğneyerek iç sorun ve tartışmaları dışa yansıtmanız darbeci yöntemdir. Kısacası, anlayış ve tutumunuz sadece bastırma yöntemi değil, aynı zamanda darbecidir. Duyduk; “ortak aramayın” diyeceksiniz, ama bal gibi de ortaksınız! Ortaklığımızın ayrıldığı nokta ise, bizim hatalarımız karşısında açık ve öz eleştirel, buna karşın sizin ise tutucu muhafazakâr olmanızdır. Açın tüzüğünüze bakın ve bir de iç tartışmalarda düştüğünüz yere bakın; tutumunuz darbeciliğe denk düşmez mi?

Özellikle birlik süreciyle ilgili bugün yaptığınız açıklamalar, yani “komünistleri” ilkesiz birlik sürecini yönetememeleri nedeniyle suçlarken/suçlayarak ve ilkesiz birlik sürecini yönetememenin doğrudan sebebi olarak, “Genel siyasi çizginin ve dolayısıyla önderlik meselesinin küçümsenmesi veya ihmal edilmesi”ni tespit ederek, eski resmi görüşlerinizi belli yanlarıyla aşındırmış olmuyor musunuz? Aşındırıyorsa, bu darbeci minyatür tutum değil midir? Aynı zamanda, ayrılığı, darbeciliği-ilkesizliği bitiren bir süreç, süreci tamamlayan bir eylem olarak onaylayıp tarif etmekle birlikte, aynı zamanda ‘‘Komünistleri” süreci yönetememekle suçlamanız bir tezat taşımıyor mu, darbeci bir tutum değil midir?…

Bakın ne diyorsunuz; ‘‘…asıl sorun birliğe rıza gösteren komünist partisinin de bu noktada ilkesel düzlemde hata yapmış olmasıdır. Bu hatanın ‘masum’ olmadığı, genel siyasi çizgiden uzaklıkla, MLM önderlik yeteneğinden uzak olmakla ilgili olduğu görüşündeyiz.” Güzel…

Özellikle birliğe rıza gösterme meselesini ayırdıktan sonra, görüşünüze tümden katılırız, katılıyoruz. Fakat bu görüşünüz olsa da tarihinizde rastlanmadık ve rastlamadığımız bir görüşünüzdür. Buna dönük merkezi kararınız varsa, gösterin özeleştiri veririz, gerçekten veririz. Ama yok ise ve gösteremez iseniz, bu durumda merkezi iradenize bir darbecilik değil midir? Bu durumunuz nasıl açıklanır; darbeci eleştirinin darbeciliği! Açık söyleyelim meramımız sizin darbeciliğinizi ifşa ederek, sadece darbecilik demagojisiyle sergilediğiniz tavrın samimi olmadığı ve kendinizin de “doğru çizgide ısrar eden” saf altın olmadığınızı göstermektir. Darbeyle yatıp darbeyle kalkıyorsunuz ama kendiniz de açıktan darbeci görüşler sergiliyorsunuz…

Evet, sadece sizin görüşlerinizi baz alıyoruz. Madem “komünist partisi” de yani sizin deyiminize uygun o ki sizler, ilkesel düzlemde hata yaptınız, bu hatanın genel siyasi çizgiden uzaklık ve dolayısıyla MLM önderlik yeteneğinden uzaklaştınız, bütün bunlara karşın nasıl oluyor da doğruyu temsil edebiliyor, doğru çizgide ısrar eden oluyor ve o olumlu devrimci eylemi gerçekleştirebilme kabiliyeti sergileyebiliyorsunuz? Süreçte hem ilkesel düzlemde hata yapacaksın hem genel siyasi çizgiden uzaklaşacaksın ve MLM önderlik anlayışından uzaklaşacaksın ama aynı zamanda sürecin doğru eylemcisi ve komünisti olacaksın? Bu birbiriyle çelişir…

“Nalıncı keseri”

87 Ayrılığı, 92 Birliği, 94 Ayrılığı, hizip ve darbe gibi tüm süreçlerin izahında, YD, her şeyi kendine yontan “Nalıncı Keseri”ni elinden bırakmıyor. Her yol YD’nin haklılığına, doğruluğuna, hatasızlığına çıkıyor. Hakkını yememek lazım ki, yaşanan olumsuz süreçte tüm partiyi sorunlu ve hatalı görerek genel bir eleştiri ya da genel bir doğruyu dillendiriyor. Dillendirirken, önceki önderlik çizgilerini, kararlarını ve süreçlerini bir çırpıda aynı hatalar (ilkesizlikler) zemininde değerlendirerek canına okuyor; yeni bir başlangıç olarak ortaya çıkıyor. Aynı zamanda bu genel eleştiriyi yaparken de bizi ve DABK’ı yine tüm “melanetin” kaynağı gösterme cömertliğinden sakınmıyor; kendilerine özgü olan diğer rolleri aklamayı elden bırakmıyor. Böylece, kendinden önceki kendilerini de dahil ederek tüm parti bütününe dönük eleştirisini kendi cenahı üzerinden toplayıp geri alıyor.

Öyle ya, “darbe birlikteki ilkesizliklerin ürünüdür.” O halde, es geçmeyin, hizip de öyle! İlkesizliklerin iki sonucu darbe ve hiziptir. Lakin hizbe iltimas geçmeyi tercih ediyorsunuz. Bu nedensiz mi? Hayır! Hizip yaptığınız için hizbe ve dolayısıyla kendinize pozitif ayrımcılık uyguluyorsunuz; objektiflikten ve dürüstlükten kopuyorsunuz. Ama “Sonuçta darbe birlik yapanların tümünün benimsediği, dahil olduğu veya tezgahladığı bir olay değildir.” değil mi? İşte size “suç ve suçlu” tespiti ve kesilen ceza. Sizden hâkim olmaz. Darbe bir suçtur ve ceza konusudur ama hizip‚ “yanlışı düzeltme” güzellemesiyle izah edilerek masum gösterilmesi, aklanması gereken devrimci eylemdir öyle mi?

Ve işte size, doğru tarih bilinci olarak, süreçleri tahlil etmenin objektif yaklaşım ve bilimsel biçimi; ‘‘Darbeye karşı alınan tavır, hakeza DABK’ın kopuşuna taviz vermeyen benzer tavır bu süreçleri komünist partisinin bir parçası olmaktan alıkoymuşsa da bütün diğer süreçler, birlik de dahil komünist partisinin tarihidir” İşime gelen benim tarihim, işime gelmeyen benim değil, senin tarihin. Çarpık tarih bilinci diye buna derler. Tarihten alıkoyma, çıkarıp yerleştirme yetkisi kullanılsa da bu ancak sonraki bağımsız örgütlenmeler süreci için tasavvur edilebilir; birlik içinde yaşanan sorun ve süreçleri değil! Enteresan mı bilmeyiz ama hizip sürecini partinin tarihi ve parçası olarak savundukları zımni bir kabul görüyor!

Öyle ya, “… darbe bu ilkesizliği kavramamızın belirleyici unsuru olmuştur” Böyle diyor. Yani birlikteki ilkesizliği/birliğin ilkesizliğini kavramada darbe belirleyici unsur olmuş. Darbeden önce, birliğin ilkesiz olduğunun kesinlikle söylememişler, görmemişler ve hiçbir hizip çalışmasına da girmemişler, ta ki darbe yaşanınca bütün bunları görmüşler. Görünce de “yanlışları düzeltmek” için ve bu anlama gelen hizip örgütlemesine girmişler. Yani, hizbi de darbeden sonra yapmışlar?! Darbe açığa çıktıktan sonra, ayrılık gerçekleşti. Ayrılıktan sonra hizip örgütlemenin bir mantığı var mı acaba? Bu mümkün mü? Yok, önce gördünüz ama kavramadınız, ancak darbeyle kavradınız! Sakın ilkesizlikleri gördüğünüzde hizip örgütlemeye girişmiş, ayrılığı döşeyerek koşullamış olmayasınız!? (Hizip zemininde yapılan toplantı tarihleri dönem belgelerinde mevcut…) Neyi nereye kadar aklayabilirsiniz ki…

Öyle ya, bizim düşünce tarzında hiç olmayan ama kendi düşünce tarzına egemen olan, yalnızca “yanlıştan ders çıkarma ve yanlışı düzeltme” tarzıdır; hiçbir noksanı yoktur, hizip örgütleme ve ayrılığı benimseme tarzı da gerçekleştirme tavrı da yoktur!? Sevgili yoldaşlarımızın, birliği ilkesiz görme anlayışı ve tavırlarına paralel hiçbir ‘‘refleksi”, hiçbir “uyanışı” ve kendilerinde ilkesizliğe uygun hiçbir yansıma depreşmemiş, hizip ve ayrılıkla kurulabilir bir alakaları olmamış; darbe her şeyi ortaya serip sergilemiş. Zira, o dönem politik uyanıklık yokmuş kendilerinde. Yoldaşların yaptığı da tavrı da hemen o darbeyle ortaya çıkan durum karşısında “yanlıştan ders çıkarma ve yanlışı düzeltme” olmuş. Başkaca bir yana yorumlanamaz, değildir de!? Lakin bu ders çıkarma nasıl ve hangi eğilimle olmuş ona yanaşmıyorlar; bizimkisi “örgütsel refleks” demekten başka. Yani, onların yanlışı düzeltme oluyor, bizim de darbe; sonuç bu…

İhmalkârlar ve harman yerinde DABK hasadı

92 birliğine dönük ilkesiz vb. vs. şeklindeki bakış açılarının tutarlı olarak 94 ayrılığını hem objektif ve hem de (hizip vasıtasıyla) subjektif olarak koşullayıp olumlamalarına yol açtığı, bu tutarlılık gereği-temelinde ayrılığı benimsemelerinin kaçınılmaz bir tavır olarak gelişip anlam taşıdığı ve bu zemminde ayrılıkta belirgin-başat rol oynadıkları çerçevesinde yaptığımız değerlendirmelere, “sonuçlara boğulma” ve “yanlıştan ders çıkarma ve yanlışı düzeltme” olasılıklarını hesaba katmayan bir düşünce tarzına sahip olduğumuzu iddia ederek karşı çıkıyorlar. Darbe ve DABK ise her yere kullanılan joker olarak pek tabi ki her itiraz ve yanıta “geçer akçe” oluyor. Birlikle özdeştirilen ilkesizlik ise, tespihin imamesi olarak kullanılıyor. Ama bu kez “ilkesiz birlik” vesilesiyle isteyerek ya da istemeyerek ama objektif olarak kendilerini de ilkesizliğe dahil ediyorlar. Bu ilerlemedir ama henüz tam bir ilerleme değil.

Tarihi muhasebeyle kapanmış ve tarihte kalmış bir olgu olmasına karşın, DABK hazmedilemeyen bir süreç olarak, sancısı bitmeyen bir karın ağrısı olmaya hala devam ediyor. Öyle ki, ilkesizlik, darbe, ayrılıklar ve bu dönemde eleştiri konusu olan ne varsa, DABK ile açıklanıyor; DABK’ın darbeciliğine “boyun eğen” ilkesizlikle açıklanıyor. Kötü mahsulün tarlası ve harman yeri DABK olarak öne çıkıyor.

İlkesiz birlik ya da birliğin ilkesizliği nereden doğup kaynak buluyormuş? Görüldüğü gibi, o da DABK’tan, darbeciliğinden ve buna kayıtsız kalan yaklaşımdan ve evet sadece küçümseyip ihmal etmelerinden! İhmalkârlar, yine kendilerini ihmal etmeye devam ediyor ve DABK’a ferman çıkarıp harman yerinde dövenin dişleri altında haşat ederek hasadını çıkarmaya çalışıyorlar…

Şöyle deniyor; ‘‘‘İlkesiz birlik’ tespiti veya eleştirisi DABK ile güçlü bir biçimde açığa çıkmış olan ‘darbeci’ anlayışın gücünün ve neden olacağı sonuçların göz ardı edildiğini, sadece darbeci anlayışın da değil genel siyasi çizginin bir komünist partisi, hatta bir devrim için belirleyici öneminin kavranamayarak bununla doğrudan ilişkisi bakımından önderlik meselesinin de küçümsenerek ihmal edildiğini içerir. Darbecilikle ilgili küçümseme ya da ihmal birliğin ilkesizliğinin doğrudan sebebidir.” (Bu arada sormadan edemeyeceğiz; üstteki ifadelerinizde geçen bu tespit merkezi kararlarınızda var mı? Yoksa, kendinizi izah etme zorunluluğunuzun bir falsosu mu? Takip edemedik bu sürecinizi.)

Bu durumda; 1)-Birliğin ilkesizliğinin doğrudan sebebi, darbeciliği küçümseyen ve ihmal eden ise, bu ihmalkârlar kendileri olmuyor mu, evet kendileridir; zaten bunu söylüyorlar. Farkında mı yazar bilmeyiz ama bu söylemiyle, ilkesiz birliğin veya birliğin ilkesizliğinin müsebbibi, suçlusu ve doğrudan sebebi olarak esasta kendileri olan komünistleri/bu komünistlerin tavrını gösteriyor! (Belirtelim ki, biz kendimizi birliğin tarafı olarak bunun içinde ve parçası olarak görüyoruz.) Aslında farkına varmadan bütün tartışmaları bu tespitiyle çözüme bağlamış, açıklamış oluyor. Bizim de dediğimiz aslen budur. Ve muhatapların kabul etmeyerek inatla reddettikleri, şimdi “iman” ettikleri gerçek budur. Şayet, merkezi fikirlerini yeni bir ihmal zemininde ihlal eden-ederek, bilinçsizce düşülmüş darbeci bir defo değilse tabi. Bizce öz itibarıyla değil, biçimsel kabahat taşısa da bilakis sorunlara bu kesitte ve kendi tavırları açısından daha genel yaklaşan önemli bir yaklaşım ve önemli oranda doğru bir tespit. Ve merkezi bir tartışma bağlayıcılığı taşıdığından merkezi görüşe aykırı değildir, olmadığı anlaşılır. Hatta, o ters yoldan doğruya ulaşma hikayesi vardı ya, işte o burada tam karşılığını buluyor. Üstelik “bizim aymazlığımıza” da benzemiyor.

Evet, birliğin ilkesiz olması veya ilkesiz birliğin gerçekleştirilmesi, kendilerine has olan darbeciliği küçümseme veya ihmal etme tavrının-yaklaşımının sonucuysa ya da bu anlayış ilkesiz birliğe yol açmış ise, o halde bu ilkesizlik zemininde filiz verip gelişen bütün süreçler de aynı anlayışlarının ürünüdür. DABK da neticede bir sonuçtur değil mi? Sonuç olduğuna göre, bu ilkesiz birlik anlayışı, DABK’tan ve darbecilikten daha belirleyici unsur ve temeldir, böyle olsa gerek. Mantık tutarlılığı bunu gerektirir, buna çıkar. Doğru tarih bilinci veya tarihi doğru okuma kaygısıyla sergilenmek istenen bütüncül diyalektik yaklaşım adına da yapılmış olsa, bu kavrayış esasen doğrudur. Doğrudur fakat diğer sorun halkalarının da aynı mantık tutarlılığı içinde kavranıp devam ettirilmesi şartıyla tam doğrudur. Lakin bunu göremiyoruz. Zira, “birliğin ilkesizliğinin doğrudan sebebi” diye tespit ettikleri komünistlerin darbeciliği küçümseme ve ihmal etme tavrı gerçeğine rağmen, kendilerine (en azından açık) ilkesiz eleştirisi yürütmüyorlar, bu ilkesizliklerinin diğer sorunlara kaynaklık yaptığına dönük (bu tespitlerinden öteye) ciddi bir eleştiri yürütmüyorlar ve bütün sorunların kaynağı olarak DAKB ve darbeciliği hedef tahtasına koymaktan vazgeçmiyorlar. (Acaba sadece sonuçlarla mı ilgilenmiş oluyorlar; böylemi açıklıyorlar sorunları ve sorunların temelini?!)

2)- ‘‘İlkesiz birlik tespiti veya eleştirisi”, “… sadece darbeci anlayışın da değil genel siyasi çizginin bir komünist partisi, hatta bir devrim için belirleyici öneminin kavranamayarak bununla doğrudan ilişkisi bakımından önderlik meselesinin de küçümsenerek ihmal edildiğini içerir” deniliyor. Biz buradan, ilkesiz birlikle ilgili yalnızca darbeci anlayışın eleştirilmediğini, aksine ifade edildiği üzere kendilerinin de eleştirildiği sonucu çıkarıyoruz. Sanırız bu açık ifadelerden çıkarımımız yanlış değil. Peki, bu tespit ve yaklaşımınız bağlamında hatanıza dönük merkezi bir kararınız ve bir öz-eleştiriniz oldu mu? Olduysa kamuoyuna dönük bir açıklama yaptınız mı? Mesele basit değil, son derece ciddi; KP bölünüp parçalanıyor, tarihi fırsatlar kaçırılıyor, KP’nin önemli bir adım ve avantajı olan birlik dağıtılıp tüm gelişme baltalanıyor. Bu ciddiyet karşısında tespit edilen kabahate dönük devrimci kamuoyuna açık bir öz eleştirinin yapılması KP’nin ciddiyetinin göstergesi olarak savsaklanamaz bir görevdir. Yaptığınıza tanık olmadık, en azından izleyemedik. Yaptıysanız ne ala. Yok yapmadık, “şimdi yaptık, bu yazıyla yapıyoruz” diyebilirsiniz. Lakin, bugüne kadar ilkesiz birlik nedeniyle kendinizi sorumlu kılan bir yaklaşımınız olmadı; hala da yok. Sadece, eleştirilerimizi boşa çıkarma amacıyla bir geneleme yapıyorsunuz. Oysa, kendi sorumluluklarımızın üzerinde ciddiyetle durmamız öncelikli meselemizdir ve en saygın tavırdır. Ama arkasında sağlam duracağınız bir görüş olarak, birliğin ilkesizliğindeki temel payınızı açıklayan buradaki tespitiniz, ilgili süreçlerde taşınan sorumluluk bağlamından en azından pata olduğumuzu kabul etmiş oluyorsunuz. Bu iyidir…

Şimdi, yukarıda kendinize dönük tespit ettiğiniz küçümseme-ihmal konusuna bakalım. A)-Darbeci anlayışın ihmal edilmesini es geçmeyelim; bu ihmal fiilen darbeci anlayışla birleşmek-ortaklaşma anlamına gelir. Ki, örgütsel birlikle bu ortaklaşma gerçeğe de dönüşmüş oluyor. Yani darbecilikten muaf olmayıp bizzat ona ortak olduğunuz, onun bir parçası olduğunuz önünüze çıkar-çıkmakta, B)-genel siyasi çizginin komünist partisi, hatta bir devrim için belirleyici önemini kavramama gerçeğiniz açığa çıkar; bunu söylüyorsunuz. Bu sizin ciddi düzeyde sorunlu bir potada olduğunuz anlamına gelir. Yani bu düzeyde bir sallantı ve zayıflık sergilemiş oldunuz. Bu anlama gelen beyanlarınız nedeniyle hem niteliğiniz açısından ve hem de süreçteki sorumluluklarınız açısından ciddi bir tartışma-muhasebe yürütmek durumundasınız, C)-genel siyasi çizginin KP ve devrim açısından taşıdığı belirleyiciliği kavramamakla birlikte, buna bağlı önderlik sorununu da küçümseyerek ihmal etmeniz, içinde bulunduğunuz sorunlu hali daha da derinleştirip “vahim” hale getiriyor. Bu durumda kendinizi ve süreç karşısındaki sorumluluklarınızı yeniden gözden geçirmeniz koşullanmış bir gereklik olarak önünüze çıkar ve D)- bütün bunlar çerçevesinde bir soru daha ortaya çıkıyor; birlik döneminde ihmal edildiğini ileri sürdüğünüz genel siyasi çizgide ne gibi bir sorun vardı? Birlik tarafları arasında genel siyasi çizgide hangi farklılıklar vardı? Ki, ihmal ettiniz. Ve diğer ihmallerinizden olan önderlik sorununda nasıl, ne gibi bir problem vardı; önderlik anlayışları veya temsillerinde vb. nasıl bir ayrışımdan söz edebilirsiniz?

3- Eğer “ilkesiz birlik tespiti veya eleştirisi” bu paragrafta açıklandığı gibiyse, yani darbeciliğin yaratacağı sonuçların göz ardı edilmesi, KP ve hatta devrim için belirleyici öneme sahip olan genel siyasi çizgi ve önderlik sorunu gibi sorunların ihmal edilmesini içeriyor ise, eleştiriler karşısında meseleyi eğip bükerek ve yine DABK çıtasına takılmanın bir iz düşümü olan, ‘‘ İlkesiz birlik’ tespitinin DABK kopuşunu temel aldığı bu bakımdan doğrudur” sözleri nedir. DABK’a vurduğunuz kadar, neden o hayati sorunla buluşan “küçümseme ve ihmalinize” de bir fiske vurmuyorsunuz. Neden masadaki hep DABK, sizler de hep operasyon doktorları durumundasınız? Mıha vurmuş gibi yaparak nala vurmak”, hikayeniz bu…

Okuru doğru bilgilendirme iddiası ve gerçeklerin diğer yüzü

Bakın ne söyleniyor: “DABK darbeci var oluşunu kabul etmeden, bu proleter disiplinle ve komünist parti ilkeleriyle bağdaşmayan özelliğiyle hesaplaşmadan ‘birlik’ yaparak parti zemini bakımından gayri meşruluğunu parti zeminine de taşımış, …” Bu mantık karşısında, DABK’ın bir saplantı olduğunu söylerken haksız mıyız?…

Gerçeğe saygınız, gerçeği arama perspektifi ve objektiflikten beslenen bilimsel metodunuz bu mudur? Sanki DABK birliği tek başına gerçekleştirmiş gibi, “… ‘birlik’ yaparak parti zemini bakımından gayri meşruluğunu parti zeminine de taşımış, …” denmektedir! Demek DABK birlik yaptı! Kiminle yaptı, tek başına, kendi kendine mı? Bu komedi mi, trajedi mi? Tarihsel bir hesaplaşma güdüsüyle ille de DABK sorumlu gösterilip suçlu ilan edilecek ya, gaye bu olunca “her yol mubahtır.” Tam da bundandır ki, DABK’ın tek başına birlik yaptığını iddia edecek kadar gülünç duruma düşülüp, ‘‘birlik yaparak…” denme suretiyle DABK’ın cenazesi bu idealist törenle kaldırılmak isteniyor. Bu kadar da olmaz. Masa başında oturup kitabi bilgiler aktararak savaş gerçeği ve sorunları hakkında ahkam kesmeden, tarihe bakın, devrimci savaşa bakın, günün gerçeklerine bakın. O kendinize has yapraklardan aktardığınız kararların devrimci gerçekler karşısında ne hükmü olabilir ki? DABK hakkında ahkam kesmeden, en azından DABK’ın yanından geçmek gerekir. DABK’ı sadece hatalarıyla ele alan, sadece hatalarını görüp değerlendiren ama DABK’ın devrimci yanını görmeyen tek taraflı değerlendirmeleriniz doğru bakış açısı ve doğru tarih bilincini temsil eder mi? Bunu da geçiyoruz…

DABK’ın hataları sizin O’nu musalla taşına yatırma çabanıza yetmez. Önce, DABK’ı anlayın! Bugün övünüp propaganda ettiğiniz devrimci savaş ısrarı ve militanlığın tümü bir bakıma DABK’ın bir takibidir. Hatta DABK’ın örgütsel tutumdaki sol-sekter hatalı tavrı da bu yanıyla sizin bugün bayrak ettiğiniz ve uyguladığınız örgütsel çizgidir. Hiç kuşkusuz ki, DABK’ta salt askeri bakış açısı, sol sekter örgütsel çizgi, yöntem sorunu gibi bir dizi sorun ve hata vardı. İsyan ederek bayrak açıp Konferansı tanımadılar. Örgütsel ayrılığa başvurmanın tabiatıdır bu. Buna rağmen, yanlış da olsa, revizyonist de görülse önderlik tanınmalı, işleyişe uygun olarak kendilerine dayatılan konferansa katılmalılardı. Katılmayarak hata yaptılar. Lakin, kime ve neye, niçin isyan ettiler. Karşı çıkıp tanımadıkları neydi? Revizyonist değerlendirilen (ve sonra sizin de partinizden tasfye ederek bir bakıma bunu teyit ettiğiniz) önderliğe karşı, bu çizgiye isyan edip bayrak kaldırdılar. Biz, buna rağmen hatalı yöntem güttüler diyoruz. Ama bu anlayış sadece DABK’ta değil, bugün sizde de olan anlayıştır. Tıpkı, “hizip yapma hakkını” savunurken düştüğünüz anlayış gibi. Süreç hakkında okuru doğru bilgilendirme iddiasıyla çizdiğiniz tabloyu tek yanlı aktarmaktansa, DABK’ın olumluluklarından da bahsetmeniz gerekmez miydi? DABK’ın hatalı yöntemi-tavrında az biraz anlaşılır bir yan yok mudur? Haklı hiçbir tepkisi yok mudur? Özcesi, deriz ki, okurun süreç hakkında doğru bilgi edinmesi için, “muktedirin” adres gösterdiği raflarda kalmış kararların ışığı değil, “rezalet” denilen dönemin şahitliğindeki ışık hiç değil, aksine bu adres Tarihi Muhasebe Belgemizin Maoist ışığıdır!…

 “Muktedirler hukuku” ya da “muktedir hukuk”

“Tarihi Muhasebe” belgesinden öğrenmeniz elzemdir; objektif ve doğru bakış açısına sahip olmanız, tarihi doğru ve “tarafsız” aktarmanız için bu elzemdir. Muhasebe belgemizde yapılan DABK değerlendirmesi ve eleştirisi okurun bilgisindedir. Konuya değer veren her okurun muhasebe belgesinde ilgili bölümü okumasını kuvvetle öneririz. DABK’ı onlarca noktada eleştirip hatalarını mahkûm ettiğimiz gün kadar açık, aydınlıktır. Sizden farklı olarak, haklı ve doğru yanlarını da sümen altı edilmediğini görürsünüz. Gerçek buyken, yani Partimiz tarafından yapılan Tarihi Muhasebe’de DABK hakkında siyasi çizgiden, örgütsel-askeri çizgiye, ideolojik-teorik çizgiden somut siyaset çizgisine kadar en geniş başlıklar altında ciddi bir değerlendirme yapılıp köklü eleştiriler yürütülmüş ve onlarca noktada hataları mahkûm edilmişken, sizin; “DABK darbeci var oluşunu kabul etmeden, bu proleter disiplinle ve komünist parti ilkeleriyle bağdaşmayan özelliğiyle hesaplaşmadan …” şeklinde otoriter muktedirlikle ve adeta muktedirler hukukuyla koşulsuz itaat şartı ileri sürmeniz neyin ürünüdür? Bu, yaklaşımınız süreç hakkındaki bilginizi sergilerken, kaybettiği eti ararken eline geçen kurbağaya, “vaak da desen cak da desen ben seni yerim” diyen köylünün tavrına benzer. Yani, “zorlamayın şansınız yok” demektesiniz. Muhasebenin ilgili bölüm ve ilgili başlığında yapılan eleştirilere ve değerlendirmelere rağmen, daha ne söylenmesini istersiniz? DABK’ı hiçbir hatasını es geçmeden olumluluk ve olumsuzluklarıyla ilmik-ilmik inceleyip ayrıştıran, yanlışlarını bilimsel cüretle mahkûm eden ve hakkını da veren muhasebe belgemize karşın söyleyecek daha fazla bir sözünüz olmaz.

Tarihi Muhasebe, somut siyaset, değerlendirme, karar, uygulama vb. açısından onlarca noktada ayrıntılı değerlendirip eleştirdikten sonra, DABK’ın tüm sürecini ayrıca ele alıp değerlendirip eleştirmiş ve özellikle, DABK’ın “ideolojik, siyasi, örgütsel ve askeri” çizgisini konu alarak yine ayrıntılı değerlendirme, tespit ve eleştiride bulunmuştur. DABK’ın temel tavrı olarak şekillenen 3. Konferansı meşru görmeyip tanımaması noktasında ise; Tarihi Muhasebe, “3. Konferans meşrudur” demiştir. Hatta okurun doğru bilgilenmesi için, muhasebenin yaptığı bu değerlendirmenin birkaçını aktarmanın da sırasıdır:

‘‘DABK’ın ‘her şey benim savunduğum gibi yürümezse ben bu işte yokum’ şeklindeki anlayışı bağımsızlıkçılıktır.

DABK bu noktada ben-merkezci ve kibirli davranmıştır.

DABK merkezin kararlarına yanlış da olsa uymak yerine, Maoist örgütsel ilke anlayış ve pratiğini sergilemeyerek ‘ayrılıkçı’ davranmıştır.”

Tarihi Muhasebe’nin ’94 ayrılığında kendisine dönük değerlendirme ve eleştirileri de malumunuzdur. Hatırlatmaya gerek yok sanırız.

Özellikle DABK hakkında yapılan ayrıntılı ve bir o kadar da ciddi ve köklü değerlendirmeleri es geçerek yapay iddialar ileri sürüp, ‘‘ ‘Darbeyi mahkûm ederek’ karşımıza çıkan arkadaşlarımız darbeciliği hiçbir zaman ilke düzleminde reddetmediler, reddetmemektedirler” demek, eğer bilinçli bir çarpıtma değilse, temel tutum hatasıdır. Ve kuşkusuz ki, bundan daha fazla bir beklentiniz karşılanamaz, karşılanmasının hiç bir şartı da yoktur. Zira istem ve beklentiniz zaten yoktur. Yoktur çünkü, ne istediğinizi bilmiyorsunuz ya da isteyebileceğiniz başka bir şey de yoktur.

Devam edelim…Diyorlar ki, DABK, “…, ‘birlik’ yaparak parti zemini bakımından gayri meşruluğunu parti zeminine de taşımış, …” Yani, DABK’a teslim olan parti de gayri meşru olmuş, DABK dolayısıyla gayri meşru zemine oturmuş. Zemini gayri meşru ise, kendisi gayri meşrudur demektir. Geriye ne kaldı peki? Hiç bir şey. Bu durumda siz de gayri meşrusunuz, sizin değiminizle öyle oluyorsunuz. Zira, birlik de partinin parçasıydı demektesiniz. Ve siz de partinin-birliğin parçasısınız. Bir kez daha “dualarımız” sizinle. Siz de gayri meşru olduğunuza göre (ki, parti zeminine taşınmış diyerek bunu söylemiş oluyorsunuz), bu durumda, sizin gayri meşruluğunuz itibarıyla DABK’ın gayri meşru olduğu sözlerinizle aklanmış olur. Zira, siz öyleyseniz DABK öyle değil, DABK öyleyse siz öyle değilsiniz. Partinin ve dolayısıyla kendinizin de gayri meşru zemine taşındığını söyleyerek, bu suretle DABK’ı aklamış oluyorsunuz. Bu kurduğunuz mantıktan çıkan sonuçtur. Yoksa sizin DABK’a gayri meşru dediğinizi ve kendinize asla bunu yakıştırmayacağınızı bilmiyor değiliz. Ama parti zeminine de taşıdı diyerek, DABK’ın başına geçirmek istediğiniz çorabı, farkına varmadan başınıza geçirmiş oluyorsunuz…

Meşruluk dışarıdan verilen bir paye değil, sınıf mücadelesi pratiğinde kazanılar bir zemindir. Hata yapmak, yanlış yapmak veya resmi görüşe itiraz etmek nedeniyle gayri meşru olunmaz. Misal, Kaypakkaya yoldaş, revizyonist karakterdeki resmi anlayış ve mekanizmaya aykırı davranıp dışına çıkarak, ora hukukunu tanımayarak son derece haklı ve meşruydu! Amaç ve ilkeler karşısında, devrim karşısında, proletarya ve emekçi halkların davası karşısında alınan tavır ve pozisyonla gerçek meşruluk kazanılıp temsil edilir. Meşruluğun bundan başka bir karar vericisi yoktur. Durum şudur; ben senin hukukun açısından ve tarafında meşru görülmem, sen de benim hukukum tarafından meşru görülmezsin. Peki bu durum nasıl çözülür, kimin gerçekte meşru ya da gayri meşru olduğu nasıl çözüme bağlanır; sınıflar mücadelesi ve tarihsel sorumluluk karşısında amaç ve ilkelere göre alınan teorik-pratik pozisyonla! İşçi sınıfı ve halka ve devrime ve komünizme bağlılıkla! Unutmayın ki, her hukuk sınıfsaldır. Kutsanarak amaç ve ilkelerin üstüne çıkarılacak hiçbir hukuk yoktur.

Buna karşın, hukuk tarihsel zorunluluk zemininde kesinlikle geçerliliğe sahip ve kullanılması zorunlu olan bir kurallar bütünüdür. Hukuk davranışımızı düzenleyerek bizleri somut görev ve sorumluluklarımız açısından bağlayıcı kılan bir disiplindir. Belirli tarihi süreçte geçerli olup başvurulması gereken düzenleyici bir mekanizma zeminidir. Burjuvazinin silahlarıyla da burjuvaziye karşı savaşım yürütmek zorunda kalan ve yürüten komünist devrimciler hukuku esasta bu ihtiyaç temelinde kullanır, bu çerçevede ele alıp benimserler. Yarın toplayıp mezara gömerek yerine sınırsız özgürlüğü dikeceklerdir. “Herkesten emeği kadar, herkese ihtiyacı kadar”, işte önünde eğileceğimiz tek “hukuk”sal norm yalnızca ve yalnızca budur: Buna itiraz eden kaba bir anarşisttir.

Ne ki, somut tarihsel ve toplumsal koşullarda hukuk iki ayrı siyasal olgu olarak ortaya çıktığında, yani tek siyasi yapı ikiye bölünüp iki yapıya dönüştüğünde, söz konusu hukuk da tek olma özelliğini pratik olarak yitirip iki ayrı hukuk biçimi alır. Tek yapı ve tek hukuk içindeki durumda hukuk tartışması ayrı ama bu realitenin ortadan fiilen kalktığı durumda hukuk tartışması ayrı anlam kazanır. Meşruluk sorunu da buna uygun ele alınır. İç hukuk geçerliliğinde yürütülen tartışmada değerlendirmeniz bir anlam taşır ama iç hukuk tüketilip dışsal hukuk realitesi durumunda değerlendirmeniz anlamsızlaşır. İşte, DABK’la yürüttüğünüz “kavganızın” özünü bu oluşturur…

Dolayısıyla, öyle ya da böyle iki ayrı hukukun biçimlendiği reel durumda, sizin hukukunuza göre DABK, DABK’ın hukukuna göre siz gayri meşruydunuz. Çünkü, meşruluğu dar hukukunuz ekseninde ve salt buradan bakarak açıklıyordunuz ve karşılıklı taraflar olarak haklılığınıza inanmanız sizi bu değerlendirmeye itiyordu. Evet, siz de DABK’a göre gayri meşruydunuz. İşte bu iki iddia devrim mücadelesi karşısında alınan tavırla çürütülebilir ya da doğrulanabilir. Parti “hukuku” açısından darbeci dediğiniz DABK’a yıllarca birlik çağrısı yapan ve sonunda birlik yapan sizler olduğunu ve buna sizi kimsenin zorlamadığını unutmayın; DABK’ın hiç mi hiç zorlamadığını unutmayın. Dolayısıyla ilkesizliğin de darbeci zeminin de bütün bunlar temelinde somut hukuk zemininde varsa o gayri meşruluğun da başı sizsiniz demek yanlış olmaz! Bize göre, devrimci meşruluk zaviyesinden, siz de DABK da ayrı ayrı kendi kulvarlarında meşrudur!…

Yürüttüğümüz tartışma vesilesiyle yanlış anlaşılmamalıdır ki, biz kendimizi spesifik olarak DABK’la özdeştirmiyor veya DABK’ın devamı olarak görmüyoruz; DABK’ı tarihimiz ve parçamız olarak görüyoruz hepsi bu. DABK süreci merkezi konferansla partiye dönüşmekle bittiği gibi, 92 birliğiyle de bu temel ortadan kalkmış, dönemin partisi tek temel olmuştur. Bu anlamda DABK tarih olarak kalmış, tarihimizin bir parçası-olgusu ve süreci olarak tarih olmuştur. Dolayısıyla DABK sorunuyla ilgili yürüttüğümüz tartışma, sadece doğru-yanlış tartışması ve elbette Maoistlerin tarihine olumlulukları ve olumsuzluklarıyla sahip çıkma biçimindeki tarih bilincimizin gereği olarak söz konusu edilmektedir. DABK tartışması birlik tartışmasının kaçınılmaz bir süreci-parçası olarak önümüze gelse de tartışmanın bu biçimde ve erken açılması itibarıyla talihsizlik olmuştur. Ama gereksiz değil, doğru zeminde yürütülmesi şartıyla gerekli bir tartışmadır. Muhasebenin yapılması nesnel bir zaruriyettir. Çünkü, feci şekilde “doğru çizgide ısrar ettiğiniz” görülüyor…

“Ayranım ekşi” dememek ve dürüstlük sorunu üzerine…

Geride kalan paragraflarda, YD yazısındaki anlayış ve tutumla ilgili ileride değineceğimizi söyleyerek ertelediğimiz iki meseleye gelelim. YD’nin yaklaşım tarzında gördüğümüz ve örnekleyerek göstereceğimizi söylediğimiz tutumlardan biri; kendisinde hiç hata görmeyen ya da hatasını “tatlı” gösterenlerin yaklaşım ve tavır biçimlerine birebir yakışan, “ayranım ekşi dememe” tutumuyken, diğeri ise, aynı zeminde hatası karşısında objektif ve dürüst davranmayarak hatayı yumuşatıp es geçmek , dahası muhatabının hatasına gösterdiği tavrı kendi hatasına göstermeme, bilakis hatasını kayırarak meşrulaştırma anlamına denk gelecek biçimde doğru-yanlış ayrımında dürüst davranmama gerçeğidir. Tarihsel yoldaşlarımızın genel yaklaşımında kendilerine iltimas geçme ve hataları karşısında açık olmama, bunlar karşısında savunu refleksiyle hareket etme eğilimi izlenimimiz iken, mevcut yazılarından aktaracağımız sözlerinde “ayranım ekşi dememe” tavırlarını ve dürüstlük sorunu yaşadıklarını somut olarak göstermiş olacağız.

Ne diyor YD yazısı; “Birliğin önündeki gerçek engelin ne darbe olduğu söylenebilir ne de darbeye karşı gelişen, arkadaşların ‘hizip’ dedikleri örgütsel refleksler” (Okuyucu görsün; gerçekleştirdikleri gün kadar açık olan ve bizzat yapanlarca da itiraf edilen hizip gerçekliğine, hizip demeye dilleri varmıyor; “örgütsel refleksler” diyorlar. Bizimkisi darbe ama onlarınkisi hizip değil, örgütsel refleks! Yaptığınız hizbe hizip deseniz ne olur, demeseniz ne olur? Sadece sizin samimiyetinizin, hatalarınıza yaklaşımınızın, dürüstlüğünüzün ya da tersinin göstergesi olur; doğru çizgi de ısrar eden komünistler olduğunuzu ya da olmadığınızın göstergesi. Hizbi kabul ediyorlar ama hizip demiyorlar; “örgütsel refleksler” diyorlar! İşte bu, “ayranım ekşi demeyen” tipik tutumdur. Ve işte bu, bir dürüstlük sorunudur. Değil midir?)

“Bu ayrılık darbe ile somutlaşan bir dar grupçu tasfiyecilikten arınma biçimindedir.” (Bakın, hiziple sağlanan ayrılığı nasıl meşrulaştırıyor ya da eğip büküyorlar! Ayrılık grupçu tasfiyecilikten arınma biçimiymiş, ayrılıkçı, bölücü değilmiş, hizipçi hiç değilmiş! Mantığı tersten kurma meziyeti ve ayrılığı meşrulaştırmada zekâ kıvraklığı(!) Kendilerinin ayrılıkçılığı ve hizipçiliği tasfiyecilikten arınma, bizimkisi her halükârda darbe, darbe ve yine darbe!

“Birliğin parçalanması olağan bir süreç olmakla birlikte amaçlanan bir süreç olarak gerçekleşmemiştir.” Birliğin parçalanması olağanmış ama hiziple amaçlanmamış, gerçekleştirilmemiş!? “Minareden at beni in aşağı tut beni” ya da “tazıya kaç, tavşana tut”! İşte ol hikâye bu kadar anlaşılırdır…

‘’ ‘94 ayrılığı rezalet düzeyinde bir süreçtir. Sürecin olumlu tek özelliği bu rezaletin bitmesini sağlayan eylem bütünüdür.” Tuhaf bir belirleme; rezalet denilen ayrılık zaten yaşanmış, bitmiştir; bitmiş olan bu süreci yeniden bitiren “eylem bütünü” olarak bitirmesi nasıl mümkün oluyor? Doğrusu bu cümleden kastedilen şeyi biz anlayamadık: 94 ayrılığı rezalet bir süreç ayrılığın tek olumlu özelliği rezaletin bitmesini sağlayan eylem bütünüdür”?!Nedir bu eylem ya da eylem bütünü, söyleyebilir misiniz? Hizip mi, ayrılıkçılık mı, başka bir şey mi? Hangisidir bu rezaletten muaf ve bu rezaleti bitiren?

Açık ki, “ayranım ekşi” demeseniz de ayran bayağı köpürmüş. Gerçekler karşısında dürüst yaklaşım ise, fanatikliğe kurban edilmiş. Bilimsel tutum ve doğru çizgi, “kadavra” üzerinde ısrar eden etütçü çizgiye hasredilmiş.

Farkındayız, sayfaları ketum kullanmayıp “hoyratça” kullandık. Okuru daha fazla yormama adına sözlerimizi şimdilik noktalıyoruz.

Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü gazetesinde yayımlanmıştır.

Editörün Seçtikleri konulu diğer haberler