Takip Et

Makale

Çeteler, Savaş Şirketleri ve Devlet-1

İçinden geçmekte olduğumuz zaman ve mekânın sunduğu olgusal göstergelerin tüm bu sorular için aranan yanıtlara hangi boyutlarda ve nasıl bir canlı veri tabanı oluşturduğu gerçeği ise yeterince aşikâr…

Çetelik eylemi nedir ve hangi iktisadi, sosyokültürel iklimde ürer?

Küçük çete büyüdüğünde ne olur çetelerin/haydutların da bir hukuku var mıdır ve aralarındaki ihtilafların hangi aşamasında silahlar konuşur?

Devletlerin bizatihi kendileri de evrim geçirmiş, “yasal statü” kazanarak meşruiyet kazanmaya çalışan birer çete midir?

Devletin çeteleriyle çetelerin devleti hangi tarihsellik içinde oluşuyor, aralarındaki ve sınıfsal karşıtlarıyla olan diyalektik bağ nasıl işliyor?

Yerel, “yerli ve milli” çeteler ile küresel, yabancı ve “gayri-milli” çeteler hangi sistemik bütünlüğün eseridir?

Bir zaman için de olsa, çeteler/eşkıyalar dünyaya hükümdar olurum mu?

ABD egemen sınıfının Blackwater’i, Rus ve Ukrayna oligarklarının Wagner’i ve Azov taburları, Güney-Amerika’yı yağmalayan beyaz sömürgeci kastların Kontraları olacak da bizim “yerli ve milli” SADAT’ımız, devşirme seleflerimiz, bol miktarda paramiliter “Ocağımız”, mafyamız ve silahlı “sivil toplum dinamiği” kılıklı tarikatlarımız olmayacak, öyle mi?

Herkes için, her gün daha güvensiz hale ge(tiri)len bir dünyada virüs hızıyla çoğalan “Özel Güvenlik” endüstrisi kimlere karşı, kim(ler)in güvenliği için var?

Bizim özgülümüzden bakacak olursak, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreklilik anlaşılmadan, derin kökleri karakol örgütü ve Teşkilat-ı Mahsusa’ya dayanan (Genel Kurmay icazetli) MİT ve kontrgerillanın; Çiller’li-Akşener’li, Çatlı’lı- Ağar’lı, Peker’li-Çakıcı’lı mafyatik çetelerin; istismarcı-vurguncu tarikat odaklarının kirli, karanlık pazarının tarihi anlaşılabilir mi?…

İçinden geçmekte olduğumuz zaman ve mekânın sunduğu olgusal göstergelerin tüm bu sorular için aranan yanıtlara hangi boyutlarda ve nasıl bir canlı veri tabanı oluşturduğu gerçeği ise yeterince aşikâr…

Küçücük dünyamız daha birkaç hafta önce, ABD’deki Kongre baskınının ikinci yıldönümüne rastlayan 8 Ocak 2023’te, aynı kıtanın bir diğer büyük ülkesi olan Brezilya’da yaşanan benzer bir Kongre baskını haberi ile sallandı. 215 milyonluk nüfusuyla bu devasa ülkenin bir önceki devlet başkanı olan ırkçı beyaz Jair Bolsonaro’ya bağlı kalabalık faşist çeteler grubunun başkent Brasilia’daki Ulusal Kongre, Devlet Başkanlığı Sarayı ve Federal Yüksek Mahkeme’yi hedef alan baskınları, 1930’lu yılları hatırlatması hasebiyle Kıta Avrupası’nda da soğuk rüzgarlar estirdi.

Hem de egemen medya ve akademik çevreler tarafından “popülist sağ”, “aşırı sağ” gibi nitelemelerle isimleri yumuşatılan yeni kuşak faşist hareketlerin Doğu-Avrupa, Fransa, İsveç ve İtalya’da katlettikleri mesafenin yarattığı endişe henüz tam olarak sindirilememişken ve Almanya’da, “mevcut anayasal düzeni tanımama, darbe gerçekleştirmek suretiyle onu yıkma ve Alman imparatorluğunu yeniden tesis etme amacıyla” faaliyet gösteren ve varlığı 1980’li yıllardan beri bilinen Reichsbürger (İmparatorluk Vatandaşları) hareketine karşı girişilen medyatik operasyonun dumanı tütüyorken…

Alman, İngiliz, Fransız, İtalyan, İspanyol, İsveç ve Belçika basınında da kendine yer bulan bu gelişme, sistemin ve muhafızı devletlerin bekasına dair, “dünyanın dört bir yanında demokrasi geriliyor mu?”, “bu yeni normalimiz mi?” minvalinde tedirginlik yüklü sorular sordurttu.

Kara-Avrupası’nın Doğu kampında şiddetlenen çatışmanın daha fazla uza(tıl)ması açıktır ki, zaten sınıfsal farklılıklar bakımdan derin yarılmalar ve çok daha çaplı uzlaşmazlıklar istikametinde yol alan toplumları doğrudan bir militarizasyona ve giderek kanlı iç savaşlara doğru sürükleyeceği ihtimalinin kendisi bile geleneksel kapitalist nizamın kâbusu olmaktadır…

Modern devlet, çete evrimleşmesinin bir sentezidir

Verili toplumsal koşulların da teyit ettiği gibi eşitsizliklerin, korku ve endişelerin derinleştiği, baskı ve ezilme formlarının çeşitlenip çoğaldığı mevcut uygarlık modelinin çaresiz kıldığı yığınlar doğru bir çıkış bulamadıklarında, gittikçe tanrı ve güçlü liderlerin/reislerin ve diktatörlüklerin “koruması”na daha çok sığınırlar.

Çok değil, İttihatçılar’ın yola çıkmalarından bu yana geçen 130 yıllık tarihe kuş bakışı göz atmak ve kaba bir kronolojik döküm çıkarmak bile, can almanın, yerli halkları tasfiye ederek mallarına çökmenin, iktidar bağlantılı çete grupları arasındaki kanlı düelloların, toplumu sindirmek amaçlı silahlı tehditlerin mahiyetini ve günümüze devrettiği kötü mirası da kendiliğinden ifşa edecektir.

Şu sıralar yere-göğe sığdırılamayan T.C.’nin (konumuz bağlamında) 100 yıllık tarihine ve onun suç envanterine ötekilerin nazarından bakıldığında toplumsal gerçekliğin bu veçhesine dair sayısız trajik ve kriminal örnek kolayca bulunacaktır…

Vaktiyle “Malkoçoğlu”, “Fatih’in Fedaisi” gibi ırkçı-fetihçi filmlerin ve son çeyrek yüzyılda ise “Kurtlar vadisi” “Muhteşem Yüzyıl”, “Diriliş Ertuğrul” gibi TV dizileriyle köpürtülen duyguların esaretindeki gençlik kuşaklarının kimlere yem olduğunu anlamak için mevcut sistemin çeteler ve mafya gruplarına açtığı alana bakmak yeterlidir.

Buna rağmen gençliğin önemli bir kesimini agresif ırkçı-milliyetçi-dinci davranış ve düşün(me)me kodlarıyla formatlamaya devam eden iktidar sahipleri, onları geçmiştekinden çok daha kanlı bir sarmalın içine doğru itmektedirler. Sinan Ateş’in cenaze töreninde tanık olunanlar ve “Hepimiz Sinanız, Şehadete Hazırız!” şeklindeki kolektif uluma, gelecekte yaşanacakların da potansiyel yanıtlarını içeriyordu…

Devleti kontrol eden egemen sponsorlarca “dava” adı altında, “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman” olduklarına, dolayısıyla da insanlığın geri kalanından üstün olduklarına inandırılan yoksul halk katmanlarından devşirilmiş gençler farklı etnik ve inanç gruplarının, devrimci demokratik toplum dinamiklerinin üzerine kolaylıkla sürülebilmekte, türlü mafya faaliyetlerinin ve kendi iç çatışmalarının girdabına itilebilmektedir…

Jean Jaurès, “Kapitalizm, bir bulutun fırtınayı taşıması gibi savaşı kendi içinde taşır” demişti, şoven-milliyetçi Fransız çetelerin kurşunlarıyla can vermeden kısa bir zaman önce.

J. Jaurès’in yaşadığı ve canını verdiği 20. Yüzyıl başlarındaki eşkıyaların/çetelerin hükümdar olduğu dünyaya geri dönmüş durumdayız. Bir farkla ki bu dönüş; ölümcül riskleri ve köklü toplumsal dönüşüm olanaklarıyla birlikte, daha küresel ölçekte ve daha üst düzeyde…

Devam edecek…

Makale konulu diğer haberler