Takip Et

Makale

Ehmedê Xanî

Ozan, Mem û Zîn‘i yazma amacını açıklarken, Kürtleri dert edinir. “İnsanlar eksik ve unutkan yaratılmışlardır.” İnsanlara Kürtleri anlatmak gerekir. Kitap sahibi olan ve Kürtleri kitapsız, nasipsiz bilen başka milletler, demesin ki, “Kürtler irfansız, asılsız ve temelsizdirler.” Bu destan, bu yanlış anlayışı yıkmakla kalmayacak, diğer milletlerin düşünürlerine, Kürtlerin aşkı amaç edinen bir millet olduğu gerçeğini de göstermiş olacaktır. Doludur, kararlıdır. Kürtlerin kemalsiz olmadığını ama öksüz, mecalsiz, sefil, sahipsiz, “yaralı, zayıf ve ürkek gönüllü” olduğunu bilmesine rağmen, “Elli savaşçıya ekmek verebilecek kimse yok içimizde,” demesine rağmen kararlıdır. “Başkası ateşi suyla öldürür/Ben ise ateşle suyu öldüreceğim,” diyecek denli kararlıdır.

Bağımsızlık tutkusu ile pastoral aşkı aynı edebi kanonda birleştiren mutasavvıf bir şairdir Ehmedê Xanî. Kürt klasik şiirinin de beş büyük ozanından biridir. Hem engin edebi kemalinin hem de Kürdistan’ın prangalı halinin etkisiyle kendinden sonraki aşk ve özgürlük simalarının üzerinde derin etkiler bırakmıştır. 

 1651’de, Behdinan şivesine yakın bir dille konuşan Pinyanişi Aşiretinin Xânî kabilesine mensup birisi olarak, kendi deyimiyle de “günâhkârların öncüsü” olarak, Hakkari’nin Han köyünde doğmuştur. Aynı dönemde yaşayan, Osmanlı seyahat edebiyatının seçkin palavra incisi Evliya Çelebi, Pinyanişi aşiretini bizlere şu şekilde karakterize ediyor:

 ”Pinyanişi Kürtleri aklı gözünde, sadıklık özünde, kılıç belinde, hançer elinde, ateş parçası insanlardır ve gayet zengindirler hile ve aldatmadan uzak yaman ve yiğittirler.”

 Xanî’nin doğduğu kültürel ortam, medreselerde ve halk arasında, melaların, feqilerin tartıştığı; mevlit, kandil ve yasların dini müzik eşliğinde icra edildiği; yani yaşamın Şafi bir iklim içinde, yorum ve kuşkuya yer vermeyen vecibelerle zikir alemine sokulduğu bir ortamdır. Bu ortam aynı zamanda, dengbêj, çîrokbêj, stranbêj gibi sözlü halk edebiyatçılarının destan, masal ve menkıbe okuduğu, düğünlerde dans ve şarkılardan oluşan ‘cergebez’lerin yaşama renk kattığı bir ortamdır. 

 Xani’nin baba tarafı Osmanlı ile çatışma geçmişine sahiptir. Celali isyanları döneminde, küçük amcası öldürülmüş, aşireti ise sürgün edilmiştir. Babası, zamanın medrese kültürüne vakıf olan ve “Kissa Şem’un” adlı Kürtçe eseri yazan Şeyh İlyas, anası ise Doğu Beyazıt Beyi Karahan’ın kızı Gulnigar’dır. Xanî adı, atalarının mir olmasından kaynaklanıyor. Bu bakımdan, Kürt soylu sınıfına mensup olan ana ile “âlim ve fâzıl” olarak nitelenen baba, çocuklarına medrese eğitimi kapısını açmak, Kürtçeye, Arapçaya, İslami ilimlere hakim bir insan olma olanağını sağlamak durumundaydılar. 

 Dönem, Osmanlı boyunduruğunun ağırlaştığı çetin şartlara sahiptir. Kürt varlığını bağımsız bir güce dönüştürebilecek tüm yapılar dağıtılmış, dil kendi içine doğru kıvrılmıştır. Xanî’nin deyimiyle, “Bu devirde herkes kendi duvarının mimarıdır.” Devirde büyük şairler, genellikle güçlü yerleşik uygarlıkların diline, bilim ve sanatına açılan şairlerdir. İlk eğitimine babasından fıkıh dersleri alarak başlayan Xanî, ben kendi kendimi eğittim der. Bunun nasıl olduğunu bilemem ama onun Kuzey Kürdistan medreselerinden, Bağdat, Şam, Halep ve İran medreselerine doğru çok yönlü bir eğitim açılımı içine girdiğini, öğrendiği dört dil ile İslam ve antik Yunan felsefesini kavrama şansını yakaladığını söylüyorlar. Gördüğü iyi eğitim, şiir, gök bilimi ve tarih bilgisi, halkın onu velilik mertebesine çıkarışında önemli rol oynamıştır. 

 Güçlü ırmak, güçlü kaynaklardan doğar. Xanî hem Kürt sözlü edebiyatından hem de Eliyê Herîrî, Melâyê Cezerî, Feqiyê Teyrân gibi Kürt klasik edebiyatının önemli kaynaklarından beslenmiş, buradan Firdevsî, Ömer Hayyam, Mevlânâ ve Molla Câmî gibi İran edebiyatının âb-ı hayât kaynaklarına yönelmiştir. Hiç kuşku yok ki bu yöneliş asıl gücünü onun Kürt, Ermeni, Fars, Nasturi ve Osmanlı kültürlerinin iç içe geçtiği çok kültürlü bir zeminden almaktadır. 

 Xanî, felsefi olarak Platon, Aristoteles, Farabi, Muhyiddîn-i Arabî ve Şihabeddin Sühreverdi çizgisinde görünüyor. İnançta Zerdüşt ve Mani etkileri taşımasına rağmen, Eş‘arîliği, onun inanç aurasını dıştalamıyor, kendine yakın hissediyor. Evrenin yaratılışını, insanın konumunu ve sorumluluklarını şiirleriyle, yarı-ezoterik bir biçimde açıklamaya çalışıyor. Varlık alemindeki çelişkilerin hem şeylerin anlaşılmasında hem de insanla şeyler arasındaki ilişkilerin kurulmasında tayin edici rol oynadığına dikkati çekiyor. Maddenin sonsuza kadar bölünemeyeceğini, bölüne bölüne giderek bölünemez bir noktaya geleceğini savunuyor. Görünüşle gerçeklik arasındaki çelişkiden söz ediyor ve insanı hem karanlık hem ışık olarak niteliyor. Ona göre söz konusu olan değişimdir ve hiçbir sonuç sorunsuz, mükemmel değildir. Yaratıcının tanınmasında belirleyici unsur ise akıldır. Sevgili ile Kabeyi özdeşleştirmesine rağmen, Allah’ın kadın peygamber göndermediğine inanıyor. Ama dünyevi aşkı ve kadını yüceltiyor. Ona göre “Aşk, Tanrıyı gösteren aynadır/Güneş gibi ışık sahibidir.” Aşkta kadını öne çıkarıyor. “İlahî nur ve güzelliğin yansıdığı yer çoğu kez bir kadının yüzü olur” diyor. 

 Lokman’ı ve İskender’i Peygamber olarak gören Xânî’nin en önemli özelliklerinden birisi, Kürt dilinin, kültürünün ve devlet kurma hakkının boyunduruğa vuruluş sorununu, Kürt halkının bir var oluş sorunu olarak görmesidir. Ona göre, Kürtler yetim ve desteksizdir, devletsizdir. Herkes kendini düşünüyor, ilim ve hikmete değil, maddî menfaatlere daha çok değer veriyor. Bu durum, Kürtlerin kadim köleliğini besliyor. Ölenler, çekip gidiyor. Geride kalanlar ise “Hızır ve yetimler duvarı” macerası olarak hayata tutunuyor. Şair, kader gibi görünen bu kör düğümün, topyekûn bir dayanışma, bilgilenme, donanma ve yetkin bir lidere sahip olma ile çözülebileceği kanısındadır. “Bir şey elde etmeden sakın ömrünü tüketme, uyan!” diyor. Fazla iyimser olduğunu söyleyemiyoruz. Baba Tahir-i Üryan gibi gamlıdır. “Sevinçler senin, gamlar benim olsun,” diyecek denli benimsiyor gam yükünü.

 Xanî’nin kaleme aldığı, Cizre’de, XIII. yüz yılın ortalarında yaşanan Mem û Zîn destanı, 60 bölüm ve yaklaşık 3000 beyitten oluşuyor. Bu destan bana göre, klasik Kürt edebiyatının en güçlü üç eserinden biridir. Diğer ikisi, Baba Ṭâhir-i Uryân ile Melâ-yi Cizîrî’nin divanlarıdır. 

 Ozan, Mem û Zîn‘i yazma amacını açıklarken, Kürtleri dert edinir. “İnsanlar eksik ve unutkan yaratılmışlardır.” İnsanlara Kürtleri anlatmak gerekir. Kitap sahibi olan ve Kürtleri kitapsız, nasipsiz bilen başka milletler, demesin ki, “Kürtler irfansız, asılsız ve temelsizdirler.” Bu destan, bu yanlış anlayışı yıkmakla kalmayacak, diğer milletlerin düşünürlerine, Kürtlerin aşkı amaç edinen bir millet olduğu gerçeğini de göstermiş olacaktır. Doludur, kararlıdır. Kürtlerin kemalsiz olmadığını ama öksüz, mecalsiz, sefil, sahipsiz, “yaralı, zayıf ve ürkek gönüllü” olduğunu bilmesine rağmen, “Elli savaşçıya ekmek verebilecek kimse yok içimizde,” demesine rağmen kararlıdır. “Başkası ateşi suyla öldürür/Ben ise ateşle suyu öldüreceğim,” diyecek denli kararlıdır. Kararlılığında, tanrıya karşı bir sitem vardır. Körlerin önünden perdeyi kaldırmasını ister. Büyük ve yakıcı sorusunu sorarken, sitemini şöyle açığa vurur:

 “Ben Allahın hikmetinde şaşakaldım:

Kürtler dünya devletinde

Acep ne sebeple kalmışlar boynu bükük

Hepsi birden niçin olmuş mahkûm?”

 Kürt halkının içinde bulunduğu durumu yalın bir şekilde ifade eden şair, Mem û Zîn’i, kalbinin emrine girip yalnızlaşarak, akıl ve vicdan inceliği ile Cizre’de kaleme almıştır. Bu onun en güçlü eseridir. Destanda, Mevlâna ile Molla Cami’nin, insanı arındıran ilahi aşkından, Kâbeleşen sevgili kültünden; Nizâmî Gencevi’den, Fuzûlî’den renkler var. Cizre’nin ekonomik ve sosyal ilişkileri, Xani’nin aşka, beye ve düşmüş insana bakışı eserde ete kemiğe dönüşüyor. Ozan, bir Kürt, bir dağlı olduğunu söyleyerek, Kürt tarzına has destanının, garaz sahipleri de dahil, lütufkâr davranılarak “insaf kulağıyla” dinlenilmesini ister. Fazla uzatmak da istemez. “Ey kalem yazıyı hayli uzattın!/Ak kağıdı bana çok karalattın!” der.

 Destanı kırk dört yaşında, “Yalnızlığın sermayesi deliliktir,” anlayışına uygun olarak, deliliğin aşkıyla tamamlar.

 Xani gibi bir ozan için çocukların ana dillerini tüm incelikleriyle öğrenememesi, ana sütünden mahrum kalmasından daha acıdır. Dil acısıdır bu. İnsan, akıl ve duygu deryasını, kendi özünden kaynaklanan güçlü bir dille ifade edebilir ancak. Bu, insanı insan eden şeydir. Bu anlayıştan kalkarak, 1683’te, çocuklar için her biri farklı vezinde olan, on üç bölümlük Nûbahârâ Bıçûkân adlı Arapça-Kürtçe manzum sözlüğü yazdı ve yazma amacını da şu kıtayla belirtti:

 “Ne ji boy sahip rewacan/belki ji boy piçûkên Kurmancan

 Eserin yazımında onu hareket geçiren asıl dert de şu beyitinde gizlidir bence:

 “Ne kadar millet varsa hepsinin kitapları vardır

 Sadece Kürtler kitaptan mahrum kalmışlardır.” 

 Dillerin kardeşliğini savunan evrensel bir şairdir Xani. Rubâîlerden oluşan ve her bir dizesi dört ayrı dille (Arapça, Farsça, Türkçe, Kürtçe) yazılan ve aşk, ayrılık, kavuşma gibi temalara yer veren Çârkûşe adlı eserinden ne yazık ki beş rubâîsi kalmıştır günümüze. Gönlü, çok dilli şiirlerden “Fate Umri Fi Hawake” lerden yanadır.

 Xani’nin, Eş‘ari anlayışını kendine özgü görüşlerle açığa vuran ve seksen beyitten oluşan bir diğer eseri de Aḳīdâ Îmân adını taşıyor. Ana yapısı Eş‘ari olan eser, bünyesinde Mâtürîdî, Zerdüşti ve sufi renkleri de sisli bir şekilde taşıyor.

 Xanî, 1707’de Doğubayazıt’ta öldü. Türbesi, Ağrı dağının eteğinde bulunan İshâk Paşa Sarâyı‘na beş yüz metre uzaklıktadır. Halkın sonradan yaptırdığı bir kümbet içindedir. Hani der ya, “Bazıları canları için ister cananı/Bazıları da cananları için verir canını.” Ömrünü kalemine, kalemini de canan olarak gördüğü Kürdistan’a hasreden bu büyük ozanın türbesi, yapımı 99 yıl süren 366 odalı muhteşem İshak Paşa Sarayı’na, bir zamanlar kâtip olarak çalıştığı bu saltanat abidesine Zîn gibi seslenir:

“Mem benim olsun ve merhamet de senin

Gam benim olsun ve saltanat da seni”

Makale konulu diğer haberler