Takip Et

Makale

Fikret Karavaz Yazdı: Güncel Faşizm ve İttifaklar Sorununda Yeni Demokrasi Gazetesi

 Yeni Demokrasi, anti faşist mücadeleye ilişkin olarak taktik açılımlar yapamamaktan ve bu taktik açılımları strateji ile ilişkisi içinde değerlendirememekten mustarip olduğu için ittifaklar sorununda da yanlış konumlanmaktadır. Oysa, Yeni Demokrasi’nin kendisinin de birleşik anti faşist cepheye dahil ettiği milli burjuvazi, dün olduğu gibi genel olarak milliyetlerden azade bir orta burjuvazi değil, siyasal konjonktürün bugünkü durumunda Kürt milli burjuvazisidir ve Kürt milli burjuvazisinin siyasal temsiliyeti de Kürt Ulusal Hareketi’ndedir.

 İlkin olabilecek en özet girişle ifade etmek gerekir ki; Türk, Kürt ve çeşitli milliyetlerden işçi sınıfı ve emekçiler farkında olmalı ki, verili koşullarda gerek İslamcı gerekse İttihatçı faşizmin halk düşmanı yönelim ve hesapları ile onları başarmada dayandıkları demagojilerini boşa çıkaracak bir yönelim, devrimci-demokratik bir siyasal güç odağı olmaya adım atılmıştır. Bu adım Emek ve Özgürlük İttifakıdır; doğru bir adımdır, iyi bir başlangıçtır, geliştirilmeli ve ilerletilmelidir.

 Emek ve Özgürlük İttifakı, faşizmin AKP eliyle sürdürülen Führerci versiyonuna ve Millet İttifakı olarak altılı masayı teşkil eden İttihatçı geleneğin AKP ve MHP döküntüleriyle yapmış olduğu faşist cepheye karşı demokratik haklar ve özgürlükler temelinde, bu hak ve özgürlüklerin en azından savunulması anlamında bir işlev görebilecek olan, yegane seçenek olarak öne çıkmaktadır ki eğer bir erken seçim olmazsa, Haziran’da yapılacak olan genel seçimlerde, olası seçim sonuçlarına göre parlamento aritmetiği HDP bileşenlerini ve dolayısıyla Emek ve Özgürlük İttifakı’nı kilit parti durumuna da getirebilir. Seçim sonuçlarının böyle bir parlamento aritmetiği ortaya çıkarması ve gerek AKP ve MHP’den müteşekkil Cumhur İttifakı’nın ve gerekse altılı masadan oluşan Millet İttifakı’nın hükümet kurabilme olasılığı, dışarıdan da olsa HDP bileşenlerinin desteğini zorunlu hale getirecek bir durum gösterebilir. Seçim sonuçlarının aritmetiğinin böyle bir duruma yol açması ise şu anki oy oranları etrafında oldukça yüksek bir ihtimal olarak öne çıkmaktadır.

 Seçim sonuçlarının böyle bir parlamento aritmetiği ortaya çıkardığı koşullarda ise hükümet kurabilmek için dışarıdan da olsa HDP bileşenlerinin desteğine ihtiyaç duyacak olan bloklar karşısında, HDP’nin, demokratik haklar ve özgürlükler bağlamında, en azından, örneğin F tipi hapishanelerindeki hak ihlalleri, adaletsiz gözaltı ve tutuklamalar, basın ve yayın yasakları, mahkemelerin hukuksuzluğu, grev ve sendikalaşmanın önündeki yasal ve yasa dışı engeller, sınır ötesi askeri harekâtlar gibi konular başta olmak üzere bir çok temel hak gaspı ve hukuksuzluk uygulamalarına karşı, parlamento aritmetiğini siyasal bir koz olarak kullanma olanağının oluşması oldukça güçlü bir ihtimaldir. Kaldı ki seçim sonuçları böyle bir parlamento aritmetiği ortaya çıkarmasa bile demokratik haklar ve özgürlükler bağlamında bu hak ve özgülükleri savunmak için, seçimlerde taraf olunabilecek yegâne meşru siyasal güç, bugün, HDP bileşenleri ve Emek ve Özgürlük İttifakı’dır. Çünkü, bu coğrafyada demokratik haklar ve özgürlüklere yönelik olan faşist saldırıların muhatabı ve bu saldırıları göğüslerken, anti faşist mücadelenin kaçınılmaz bir sonucu olarak bedel ödeyen halk sınıflarının temsilcileri HDP bileşenleri ve Emek ve Özgürlük İttifakı etrafında birleşmişlerdir.

 Elbette, anti faşist mücadele anti kapitalist, anti emperyalist mücadeleden ayrı olarak ele alınamaz. Anti faşist mücadele de seçim ittifaklarına indirgenemez ki Emek ve Özgürlük İttifakı da kendi deklarasyonunda bunun bir seçim ittifakı olmanın ötesinde, anti faşist mücadelenin kimi ihtiyaçlarını karşılamak üzere gerçekleştirilmiş bir mücadele birliği olduğunu deklere etmiştir. Her ne kadar, anti faşist mücadele, anti kapitalist ve anti emperyalist mücadeleden ayrı olarak düşünülemez ise de siyasal gündem, bu üç cepheden birini zaman zaman diğerlerinin önüne koyacaktır. Bugünün siyasal gündemi ise anti kapitalizm ve anti emperyalizmden önce faşizmin koyulaşmış ve azgınlaşmış versiyonu olan AKP faşizmini geriletmek, ona karşı demokratik mevziler kazanmak, var olan mevzileri güçlendirmektir. Buna karşılık, sanki faşizmin AKP -MHP versiyonuna karşı demokrasi ve hak ve özgürlükler havarileriymiş gibi kendisini tanıtan, Millet İttifakı etrafında bir araya gelmiş olan diğer faşist bloğun yüzündeki maskeyi düşürmek ve onları geçmişteki ve bugünkü halk düşmanı kimlikleriyle teşhir etmek için de durulacak yer, bugün, HDP bileşenleri ve Emek ve Özgürlük İttifakının durduğu yerdir.

 Anti faşist mücadelenin kapsamına giren anti kapitalist ve anti emperyalist mücadelenin diğer görevleri ise çok kapsamlı ve çok araçlı olup, kısa vadede değil, bir coğrafyanın bütün bir devrim sürecini içine alan, uzun süreli bir mücadelenin çetrefilli sorunlarını kapsayan bir siyasal devrim programının stratejik sorunlarını ifade eder ki bu, halklara karşı militarize olmuş silahlı bir faşist devlete karşı anti faşist, anti kapitalist, anti emperyalist mücadelenin esas olarak, yani stratejik olarak, silahlanmış bir halkla yapılabileceğini aşikar eder. Fakat, anti-faşist mücadele, öyle bir siyasal zeminde durur ki proletaryanın öncülüğüne aday bir politik özne, faşizme karşı stratejik değilse bile taktik siyasetler üretemediği koşullarda politik özne misyonunu yerine getiremez. Bu, dün, 1918’lerin Almanya’sında olduğu gibi bugün Türkiye ve Kürdistan coğrafyası için de böyledir. 1918’de, Almanya’da, Spartakist hareketin kararsızlıkları ve taktik yoksunluğu nasıl hem Almanya devriminin gelişimini engellemiş ve böylelikle de hem de Hitler faşizminin pervasızlıklarının önünü açmışsa, bugün de Türkiye ve Kürdistan coğrafyasındaki durum bundan çok farklı değildir.

Anti kapitalizm ve anti emperyalizm adına, anti faşist mücadelenin bugün aciliyet gösteren ve kendisini halkın yaşamının bütün alanlarında hissettiren, emek sömürüsünün yoğunlaştırılmasından, Kürt Ulusal Mücadelesine ve Türkiye Devrimci Hareketine karşı militarizmin koyulaştırılmasına kadar geniş bir yelpazede, faşizmin en pervasız biçimlerinin örneklerini sergileyen, AKP-MHP faşizmine karşı, öncelikle, Kürt ve Türk milliyeti başta olmak üzere diğer azınlık milliyetlerden halk sınıflarının en dinamik, en duyarlı unsurlarıyla birlikte, halk cephesinin kendisini değilse bile, bir prototipini (öncülünü) yaratma ve işlevlendirme sorumluluğu, bugün, bütün aciliyeti ile kendisini hissettirirken, bu aciliyete gözleri kapatmanın hiç bir gerekçesi olamaz. Ama buna “gerekçe” bulanlar da var: Yeni Demokrasi, Partizan resmî Web Sitesindeki “İttifaklar Çözüm Olmayacak, Zafer Protokol Koltuklarından Çıkmayacak!” başlıklı makalede şöyle diyor:

 ‘’Peşinen söylemekte fayda var: Bileşenlerinin iddialarının aksine, Emek ve Özgürlük İttifakı seçim odaklı bir ittifaktır. Esasının legal düzleme dayanması ve kısa vadeli bir temelde oluşu, her bileşenin özgül ağırlıklarının toplamını aşmış, farklı bir niteliğe bürünmüş ve çekim merkezi haline gelmiş bir ittifaktan bahsetmemiz çok zor. Bu ittifak, uzamını HDP’nin ağırlığından alan, taban ve etki gücü bağlamında bileşenlerin niceliksel toplamına dayanan bir ittifaktır. Bu ittifak, mücadele halinde birleşen ve gelişen çizgilerin tekleşmesi değil, çizgilerin kaba bir toplamıdır. Ve nihayetinde bu ittifak, legal eylem pratiğinin yarattığı darlıkla, bileşenlerini birbirine benzetmektedir. Hal böyle olunca ittifakı, bileşenlerinin aldığı pozisyonlardan ayrı bir şekilde ele almak zordur.’’

 Yeni Demokrasi, anti faşist mücadeleye ilişkin olarak taktik açılımlar yapamamaktan ve bu taktik açılımları strateji ile ilişkisi içinde değerlendirememekten mustarip olduğu için ittifaklar sorununda da yanlış konumlanmaktadır. Oysa, Yeni Demokrasi’nin kendisinin de birleşik anti faşist cepheye dahil ettiği milli burjuvazi, dün olduğu gibi genel olarak milliyetlerden azade bir orta burjuvazi değil, siyasal konjonktürün bugünkü durumunda Kürt milli burjuvazisidir ve Kürt milli burjuvazisinin siyasal temsiliyeti de Kürt Ulusal Hareketi’ndedir. Türk milli burjuvazisi ise -ki kalmışsa eğer- bugün ağırlıklı olarak faşizmin çeşitli versiyonlarından birinin yedeği durumunda olup şoven sınıf karakterinden dolayı da Kürt ulusal sorunu gündemde olduğu sürece, Türk milli burjuvazisini birleşik cephe saflarına davet etmek bir ham hayalden öte başka bir anlam ifade etmez.

 Buna karşılık Kürt milli burjuvazisi faşizme karşı her türlü ittifaka bugünden hazırdır ve somut durum, coğrafyamızda böyle olduğu için pratik mücadelenin ihtiyaçları bağlamında Faşizme Karşı Birleşik Cephe’nin kendisini değilse de bir prototipini yaşama geçirmek için bütün şartlar uygundur. Faşizme karşı birleşik cephenin kendisinin vücut bulabilmesi içinse, Türkiye proletaryası ve yoksul köylülüğünün faşist demagojinin etki alanı dışında, devrimci mücadele tarafından kazanılması gerekir. Her siyasal oluşumun kendisi nasıl kendi öncüllerinden vücut buluyorsa, Faşizme Karşı Birleşik Cephenin de kendi öncülünden vücut bulmaması için hiçbir neden yoktur. Bunun için doğru ve tutarlı bir siyasal güzergahta yol almak yeterlidir.

 Bugün, Kürdistan coğrafyasında, başta Irak Kürdistanı’nın kırsal bölgeleri ve Suriye coğrafyasında da Rojova, Kızıl Siyasi İktidarlar (KSİ) için uygun bir pozisyonda olup, (KSİ’lere dönüşebilecek siyasal ve askeri ve ekonomik potansiyellere sahip olup) bir birleşik cephe prototipi üzerinden, birleşik cephenin kendisine doğru atılacak pratik siyasal adımlar için birer manivela konumları ile devrimin politik öznelerinin yaratıcı stratejik ve taktik açılımlarını beklemektedirler.

 Yeni Demokrasi, birleşik cephenin nesnel koşullarının mevcut olmadığı gerekçesi ile ittifaklar meselesinde ayrı konumlanmakta, Kürt Ulusal Hareketinin siyasal özneleriyle olduğu gibi Türkiye Devrimci Hareketi’nin özneleriyle de herhangi bir ittifaka yanaşmamaktadır. Yeni Demokrasinin, HDP zeminini, legal bir zemin olarak, devrimci bir ittifak için uygun görmemesi anlaşılır bir şey olsa da ittifaklar meselesinin bu alanla sınırlı olmadığını, Halkların Birleşik Devrimci Hareketi (HBDH) bağlamında görmezden gelmek ve legalizmin tasfiyeciliğe yol açacağı üzerine spekülasyonlardan başka bir anlam ifade etmeyen yaklaşımı, gayri ciddi olduğu kadar, aynı zamanda, tutarsızdır da. “Gerekçe”lendirdigi gibi, SMF, EÖİ ile reformizme yedeklenmemiş, aksine, devrimci demokratik haklar için mücadelede ezilenleri ortak sınıf çıkarlarında birleştiren bir platforma güç katarken, yaptığı şey, işçi sınıfının kapitalist sisteme karşı nihai başarı için siyasal perspektifi olan “dünyanın bütün işçileri birleşin” çağrısına uygun davranmaktır. Başka bir ifadeyle, sosyalizm hedefli mücadele programına sahip olan SMF’nin pratiğini ve yönelimini değerlendirirken ölçü devrimcilikse, belgesi de manifestonun bu çağrısı olmalıdır. Değilse küçük “dükkânlar”a sahip olmanın ürettiği siyaseti komünizm için mücadelenin dokümanına monte etmektir ki, bu zaten bir sataşma olarak bile değer görmez.

 Yeni Demokrasi, teori adına, pratik mücadelenin ihtiyaçlarının üstünden atlamaya çalışmakta, bunu yaparken de ipleri kendi ayağına dolamaktadır. Maoizm’in ana vatanı olan 1930’ların Çin’indeki koşulları ve sınıf ittifaklarını olduğu gibi coğrafyamıza ikame etmek gibi dogmatik bir güzergahta hareket etmekte ve başta milli mesele olmak üzere, coğrafyanın özgünlüklerini görmezden geldiği için ittifaklar konusunda da dogmatizm limanlarına demirlemektedir. Oysa, hiçbir coğrafyanın devrim deneyimi, olduğu gibi başka bir coğrafyaya ikame edilemeyeceği gibi, her teori de ancak, kendi coğrafyasının devrim pratiğinin sorunlarını çözebildiği ve pratiğe hizmet ettiği kadarıyla gerçeklik kazanabilir ve ete kemiğe bürünebilir.

 Her ne kadar, Yeni Demokrasi, “AKP faşizmi” ya da “İslami faşizm” gibi tanımlamaların gerçeği yansıtmadığını iddia etse de faşist demagoji ve faşizmin ideolojik materyalleri, sermaye sınıfının farklı siyasal temsilcilerine göre farklılaşmakta, faşist ideolojik materyal, her farklı coğrafyada, egemen sınıfların tarihsel geçmişinden, bu sınıflar arasındaki, yine tarihsel olarak şekillenmiş olan çelişkilere göre farklı bir söyleme bürünebilmektedir. Nasıl ki egemen sınıflar, sermaye sahibi olarak bir birlik halinde değillerse, siyaseten ve ideolojik söylem olarak da bir birlik halinde değillerdir. Türkiye coğrafyası için, CHP yedeğindeki İttihatçı gelenek, burjuva aydınlanmacılığı kapsamında, faşizmin siyasal söylemlerini burjuva milliyetçiliği ve burjuva ilerlemeciliğiyle dillendirirken, kökenleri Osmanlıcılığa kadar giden Demokrat Parti’den, Adalet Partisi’ne ve sonrasında AKP’ye miras kalan Türk İslam sentezi etrafında, Osmanlıyı, yalnız T.C. sınırları içinde değil ama Orta Asya, Orta Doğu ve Balkanları da kapsayacak biçimde yeniden diriltme amaçları güden ve bu amaçla milliyetçiliğin yanında, İslam’ı da siyasal bir argüman olarak kullanan kliğin, gerek amaç ve niyet ve gerekse sermaye bileşenleri olarak, İttihatçı geleneğin temsilcisi CHP’den farklı bir söylem ve siyasal pratik içinde olduğu gerçekliği yadsınamaz.

 Bu anlamda, Erdoğan etrafında birleşmiş olan ve esas olarak KOBİ sermayesinin çıkar ve menfaatlerini temsil eden ama böyle olmasına rağmen komprador sermaye ile de esasta bir çelişkisi olmadığı gibi kendisi de komprador sermayeye eklemlenmiş veya eklemlenme arayışında olan, T.C. sınırları dışında yeni pazar olanakları için her türlü gözü kara faşist-militarist girişimlere eğilimli olan, Türk İslam sentezci, Osmanlıcı geleneğe AKP faşizmi ya da faşizmin AKP versiyonu denilmesinde bir sakınca yoktur. Sorun, faşizmin farklı ideolojik, demagojik söylemlere sahip olan türevlerinin adlandırılmasında değil, onun özünün, yani, Dimitrov’da ifadesini bulan, faşizmin, kapitalizmin emperyalizm aşamasının burjuva, ya da burjuva feodal evrensel devlet biçimi olduğuna dair niteliğinin kavranıp kavranmadığındadır ki Yeni Demokrasi, emperyalist askeri bürokratik aygıtlarla, uluslararası emperyal üst yapı örgütlerine burjuva demokrasisi çerçevesinde bir nosyon yüklemekle, faşizmin özünü anlamadığını da ortaya koymaktadır.

 Buna karşılık, CHP saflarında toplanmış olan İttihatçı gelenek ise, en azından, Orta Doğu ve Balkanlardan umudunu kesmişse de Orta Asya’daki Türki Cumhuriyetlerinden umudunu henüz kesmemiş olan, Kürt Ulusunun Kendi Kaderini Tayin Hakkının en büyük düşmanlarından biri olduğu kadar, T.C.’nin Orta Asya’ya kadar yayılmasında, siyasal konjonktürlerde milliyetçi bağları her zaman emperyal bir yayılmacılık ve nüfuz siyasetini yaşama geçirme potansiyelleri canlı olan, faşizmin diğer versiyonunu temsil etmektedir. MHP faşizmi ise esas olarak bu iki faşist blok arasında, devletçi bir pozisyonda duran ve dün olduğu gibi bugün de Ankara’dan iş bağlayan ve devletin siyasal taşeronluğunu yapan ağababaları aracılığıyla, öncelikle, Türkiye Devrimci Hareketi ve Kürt Ulusal Hareketi’nin gelişiminin önünü kesmek için politize edilmiş, doğrudan gladyo eliyle idare edilen faşist güruhun sözcüsü ve temsilcisidir.

 İbrahim Kaypakkaya’nın faşizmin farklı temsilcilerine karşı Politik Öznenin yaklaşımının nasıl olması gerektiğine dair şu tespitleri önemlidir:

 “Komünistler için faşizmin iki kliğinden birini tercih etmek söz konusu olamaz. Komünistler ikisini de düşman olarak görür; ikisini de devirmek için mücadele eder. Bunlar arasındaki mücadeleye gözlerini yummaz. Bu mücadeleden kendi hesabına azami derecede fayda sağlamak için bunların birbirine göre durumunu iyi tespit eder, en gerici olanı tecrit eder, en şiddetli saldırılarını ona yöneltir. Diğer kliğin niteliğini teşhir etmekten de geri durmaz, onlarla kendi arasındaki düşmanlık çizgisinin silikleşmesine asla izin vermeyeceği gibi bu çizgiyi sıkı sıkıya muhafaza eder. Komünistler bilir ki hâkim sınıflar arasındaki bu mücadele her an ikinci plana düşüp, birleşip halka karşı savaşıma geçebilirler. Bugünkü en gerici kliğin yerini yarın diğeri alabilir. Bu gericiler arasında durmadan değişen güç dengesine, iktidara hangi kliğin hâkim olduğuna, iktisadi ve siyasi buhranın mevcut olup olmamasına ve benzer şartlara bağlıdır.”

 Daha aç ve daha aç olduğu için de içerde ve dışarda daha saldırgan bir siyaset izleyen, faşizmin AKP-MHP versiyonuna karşı, komprador sermayenin TÜSİAD içinde kümelenmiş belirli bir grubunu temsil eden ve Koç ve Sabancı gibi emperyal sermaye ile daha derinlikli ilişkilere sahip olan kesiminin korkusu o dur ki siyasal dengeleri de sarsan böylesine saldırgan ve pervasız bir siyasetin, kaçınılmaz olarak halk muhalefetini ve devrimci dinamikleri de güçlendirici bir karşı etki yaratacağını görerek, altılı masa etrafında bir araya gelmiş olan faşizmin diğer versiyonuna yol açma arayışı içindedirler. Bu durumda, devrimcilerin ve kendisini demokrat olarak tanımlayanların, bu iki faşist bloktan birini diğerine tercih etmek şöyle dursun, bunların birbirine karşı durumunu ve aralarındaki çelişkileri de dikkate alarak, HDP bileşenleri ve Emek ve Özgürlük İttifakı saflarında, faşizmin bu iki yüzünü teşhir etmek, faşizme karşı yeni mevziler kazanmak ve var olan mevzileri güçlendirmek için bir araya gelmeleri gerekmektedir.

 Herhangi bir coğrafyada, faşist gruplar ve bunların siyasal söylemleri farlılıklar gösterse de bu, faşizmin mali oligarşi ve işbirlikçilerinin devlet biçimi olduğu ve dolaysıyla, faşist demagojinin de hangi biçime bürünürse bürünsün, son tahlilde, mali oligarşi ve işbirlikçisi olan komprador sınıflara hizmet eden bir işleve sahip olduğu gerçeği, Dimitrov’dan bugüne kadar bilinen bir gerçektir. Böyleyken, mali oligarşinin yarı-sömürgelerdeki temsilcileri olan komprador sermayenin sözcülüğünü yapan grupları ve komprador sermayenin devletini faşist olarak doğru bir biçimde nitelerken, mali oligarşinin, emperyalist merkezlerdeki devletlerini ve BM, NATO, Dünya Bankası, İMF gibi uluslararası emperyal üst yapı kurumlarını faşist olarak nitelememek, bunlara demokratik misyonlar yüklemek, siyasal tutarlılık adına hiç de olumlu bir eğilim olarak durmamaktadır.

 Kaldı ki İbrahim Kaypakkaya’nın, emperyal metropollerdeki devletlerin niteliğine ilişkin kendisine ait bir tahlil yoktur. Emperyal metropollerdeki devletleri ve uluslararası emperyal üst yapı kurumlarını burjuva demokrasisi olarak niteleyen anlayış, sonradan, Kaypakkaya geleneğinin savunuculuğunu üzerine almış olan bir grubun öznel yaklaşımından başka bir şey değildir. Tersine, emperyal metropollerdeki askeri bürokratik aygıtlarla birlikte, NATO, BM, İMF, Dünya Bankası gibi uluslararası emperyal kurumlar, mali oligarşinin faşizminin asli organları olup, yarı-sömürgelerdeki faşizmler de bu merkezlerden kumanda edilmektedir. Emperyal metropollerde, faşizmin militarist yüzü yarı sömürgelere dönüktür. Çünkü, emperyal tekelci sermaye gruplarının çıkar çatışmalarının merkezinde, yarı sömürge coğrafyalardaki pazar potansiyelleri ile birlikte, ucuz enerji ve ham madde kaynakları vardır.

 Yeni Demokrasi, Türkiye’deki faşizmin nedenini de komprador burjuvazi ve toprak ağalarının güçsüzlüğüne dayandırmakta ve bu sınıfların devleti güçsüz olduğu için faşizmden başka bir yöntemle yönetememektedirler demekle, faşizmi bir yönetim biçimine indirgemektedir. Oysa, faşizm, politik tercihlere karşılık gelen bir yönetim biçimi değil bir devlet biçimidir. Yeni Demokrasi, bütün siyasal yaşamının toplamı yedi yılı geçmeyen, öldürüldüğünde 24 yaşında olan, okuduğu birkaç kitabı, Seçme Yazılar’ da sentezlemiş İbrahim Kaypakkaya gibi genç bir komünistin söylediklerinden başka, 50 yıllık siyasal yaşamında teorik hazinesine hiçbir şey katmamış olmakla da dogmatizm saflarında durmakta, bütün canlılığıyla yaşanan siyasal yaşamdan da hiçbir şey öğrenmemeye inatla devam etmektedir.

 T.C. devletinin nesi güçsüzdür? TSK’nın modern silahlarla militarize olmuş 430 bin askeri, Emniyet Teşkilatının ise yine modern silahlarla donanımlı 330 bin polisi vardır. T.C. devleti orta burjuvaziden köylülüğe ve hatta Türk milliyetinden proletaryanın büyük bir çoğunluğuna kadar geniş bir sınıf yelpazesini, en azından faşist demagoji ile ideolojik planda şu an için yedeğinde tutmaktadır. Sadece Koç Holding’in aktif sermayesi, bugün, 2.535.898.050 TL, yani, 100 milyar doların üzerindedir.

 Yeni Demokrasinin mantığına göre, bir devletin sınıf niteliğinin faşist olması, onun güçsüz olmasına bağlıdır. Ama Yeni Demokrasi, T.C., Kemalizm’in iktidarı sürecinde de Bonapartist bir devlet değildi derken, T.C.’nin, komprador burjuvazi ve toprak ağaları sınıflarının iktidarı, kendilerinden görece özerk bir asker-bürokrat elite bırakmayacak kadar güçlü olduğunu kabul ederken, konu faşizm olunca, T.C.’nin egemen sınıflarının bütün gücü bir anda buhar oluyor. Bu mantığa göre Hitler, Mussolini, Franco faşizmleri de Alman, İtalyan ve İspanyol burjuvazisinin güçsüzlüğünün ürünüydü. Fakat Dimitrov, bunun tam tersini söylemekte ve faşizmin finans kapitali kontrol eden mali oligarşi ve işbirlikçilerinin devleti olduğunu ortaya koymaktadır. Faşizmi, kapitalizmin emperyalizm aşamasının burjuva devlet biçimi olarak kavramadığınızda ve onu, egemen sınıfların gücüyle orantılı bir politik tercihe indirgediğinizde, faşizmi militarizme indirgemiş ve finans kapital şahsında, mali oligarşi ve işbirlikçilerin iktidar aygıtını, halk sınıflarını yönetmek için feodal sopayı onların sırtından eksik etmeyen imparatorluklarda da faşizm aramak gibi bir paradoksa sürüklenmiş olursunuz. “Oysa, kapitalizmin emperyalizm aşamasında, burjuva ya da burjuva feodal bir devlet aygıtının, eğer, devrimci dinamikler karsısında bir güçsüzlüğünden bahsedilecekse, bu, onun, mali ya da askeri yapısından veya yedeklediği sınıfların kimliğinden değil, tıpkı kapitalist ekonomi politiğin kendisi gibi devrimci dinamikler karsısında gayri iradi niteliğinden gelir” (Ayrıntılar için bkz. Faşizm Üzerine Mitler ve Gerçekler;123 Gazete Patika)

 Yeni Demokrasinin mantığından çıkabilecek bir başka sonuç, bugünün emperyalist ülkelerin burjuvazisinin güçlü olmasından dolayı bu emperyal askeri- burjuva aygıtların faşist nitelikte olmadıklarıdır. Oysa, yaşanan gerçeklik bunun tam tersini ispatlamakta, NATO, BM ya da bizzat ABD ordusu tarafından dünya jandarmalığı adına halkların dökülen kanı Yeni Demokrasi’yi yalanlamaktadır. Üstelik, emperyal metropollerdeki askeri -bürokratik aygıtlar, halk muhalefeti yükseldiğinde, kendi sınırları içindeki halk sınıflarına karşı da militarize olmakta, militarist faşist devlet terörünün farklı biçimlerini uygulamaktan çekinmemektedirler. Fakat, faşizmi, militarizmin ötesinde bir mali ve işbirlikçi sermaye egemenliği olarak görmemek ve faşist devletin terörist kimliğinin esas olarak ekonomik terörden, mali oligarşi dışında kalan sermaye biçimleri ve halk sınıfları üzerinde egemenlik kurmuş olan terörize edilmiş emperyal ekonomi politikten kaynaklandığını görememek, bu konudaki kafa karışıklığının asıl nedenini teşkil etmektedir.

Makale konulu diğer haberler