Takip Et

Makale

Fikret Karavaz Yazdı: Marksizm ve Hukuk- 2

İnsan doğada kendi özgürlüğünü, ancak doğanın kendisi aracılığıyla, onun yasalarını kendi insani ihtiyaçları temelinde kullanmayı öğrenerek gerçekleştirebilir. Ancak, insan, doğa yasalarının bilgisine ne kadar sahip olursa olsun üretim ilişkilerini insancıl kılmadın ne doğa yasalarının kullanımından elde edilen teknolojik gelişmenin ürünlerini tüm topluma mal edebilir, ne sınıflı toplumun üretim ilişkilerinin niteliğinden kaynaklanan adaletsizliğe çözüm olabilir ve ne de Kant’ın tabiri ile ‘’en yüksek iyi’’ ye karşılık gelecek bir ahlaki toplumu inşa edebilir.

 ”Kant’a göre erdem ve mutluluğun sentezi olan en yüksek iyi, apriori(önsel) olarak bilinir, bundan dolayı pratik olarak zorunludur ve deneyden çıkarılamaz. En yüksek iyinin imkânı tecrübeye dayalı ilkelerden çıkarılamadığından bu kavramın dedüksiyonu aşkın olmalıdır. Dolayısıyla en yüksek iyinin irade özgürlüğü ile ortaya konulması apriori olarak zorunludur. Bu durumda en yüksek iyinin imkânın şartı da ancak apriori bilgi temeline dayanmalıdır. Kant böylece analitik bakımdan en yüksek iyinin imkânının şartlarını bilmeyi mümkün görmeyerek sadece aklın apriori zorunluluğuna bırakır.”[1]

 Oysa, ‘en yüksek iyi” apriori olarak ancak tarihten geldiği biçimiyle mevcuttur. Onun, apriori bilinebilirliği de tarihsel olmasından dolayıdır. ”en yüksek iyi” nin deneyden ayrı olarak ele alınması Kant’ta olduğu gibi bizi idealizmin bilinemezci sınırlarına götürür. ‘en yüksek iyi” eğer ahlakın kendisi gibi bir insan yapıntısı olacaksa, o zaman, onun apriori, yani, tarihsel olduğu kadar, aposteriori, yani, insan deneyiminin bir ürünü olabileceğini de öngörmek gerekir. Aksi halde, önsel olarak bilinebilen ”en yüksek iyi” nin hem bilinebilirliği muğlak kalır ve hem de onun insan deneyiminin bir yapıntısı olarak geliştirilebilirliği, yani, tarihin bir insan yapıntısı olarak inşası sorunu çözümlenemez.

 Apriori bilginin nereden geldiği sorunu felsefenin temel sorunlarından biridir. Fakat, Marks, apriori bilginin, bir güdü biçiminde nereden geldiği sorunuyla hemen hemen hiç ilgilenmez. Zaten, bu sorunun kendisi, yeni doğmuş bir bebeğin acıktığında ağzını annesinin memesine dayaması gibi ya da aynı elektrik yükü ile yüklü olan iki bulut kümesinin çarpışmasından sonra şimşeğin çakması gibi tamamen doğal bir nedenden kaynaklanır. Marks bilir ki apriori bilgi, bilgi olmaktan ziyade ya doğal bir dürtüdür ya da yemek, içmek, sevişmek gibi doğal dürtülerin, kendileri de tarihsel olan belirli üretim ilişkilerinin yasaları temelinde, kendi özlerine yabancılaşmış bir biçimde gerçekleşmesidir. Oysa, sınıflı insan toplumları her ne kadar kendileri de tarihsel iselerse de onların pozitif hukuklarında ifadesini bulan hak kavramları hiç de doğal değil, tamamen, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran sınıfların sınıf güdülerinin yasallaşmış biçiminden başka bir şey değildir.

Marks, apriori bilginin bir güdü ya da belirli bir üretim ilişkisi olarak var olsa bile, onun kendisinin de çözümlenmeye ve aposteriori, yani, insan deneyiminden sonra gelen bilgiye dönüştürülmeye muhtaç olduğunu ve bu bilgiyle de son tahlilde, bütün insanlığın çıkarına olacak bir biçimde, bütün insanlığı kapsayan bir ortak ölçüt olabilecek bir hak kavramı temelinde, geleceğin inşası için, yani, tarihin insan iradesinin bir ürünü olarak gerçekleşebilirliğinin imkanlarını sorgular. Marks, kendisinden önce, tarihin, insan iradesi dışında, üretici güçlerin belirli tarihsel bir gelişmişlik düzeyine karşılık gelen belirli üretim ilişkileri içinde sınıf savaşımları tarihi olarak var olageldiğini, Tarihin iradi bir nitelik kazanabilmesi için öncelikle bu durumun bilince çıkarılması ve bütün insanlığı kapsayan bir ortak ölçüt işlevi gören bir hak temelinde tarihin insan yapıntısı olarak yeniden inşa edilebilirliğinin olanaklılığını göstermek ister.

Sentetik olarak da erdem ve mutluluk arasındaki ilişkiyi ortaya koymak başka zorluklar çıkarmaktadır. Çünkü ona göre bu şartlarda ya mutluluk isteği erdeme özgü maksimlerin (ahlaki ilkelerin) meydana geliş sebebi ya da erdemin maksimi mutluluğun etkileyici sebebi olacaktır. Birincisi, sırf mutluluk isteğinden hareketle ortaya çıkan erdemler Kant tarafından ahlâkî kabul edilmediği ve kendince bunu analitik yöntemle kanıtladığı için asla mümkün olamaz İkincisi de mümkün değildir. Çünkü günlük hayatımızda da deneyimlediğimiz gibi ahlâk ile mutluluk arasındaki bağlantı neden sonuç ilişkilerinde görüldüğü gibi gerçekleşmez. Neden sonuç bağlantısı ahlâkî niyete göre değil, aksine tabiat kanunlarının bilgisine, kişinin amaçları için onu kullanma gücüne ve fiziki yeteneğine bağlıdır. Dolayısıyla, Kant mutluluk ve erdem bağlantısının ve en yüksek iyinin bilinmesinin imkanını hem analitik hem de sentetik yolla ortaya konulamadığını belirterek aralarındaki antinomiyi dile getirir. Onun bu bağlantıyı kurma çabasını anlamak gerekir. Çünkü bu bağlantı kurulamaz ve en yüksek iyi ortaya çıkmazsa bunu isteyen ahlâk yasası anlamını ve geçerliliğini yitirecektir.

 Bu şartlarda “Akıl, gerçekleşmesi yine aynı akıl karşısında olanaklı olmayan bir şeyi istemekle, gereklilik olarak öne sürmekle, kendi kendisiyle çelişmeye düşmüş olacaktır.”

 Böyle bir çelişki ise “… en yüksek iyi pratik kurallara göre olanaksızsa, en yüksek iyiyi geliştirmeyi buyuran ahlâk yasası da düş ürünü ve boş, uydurma amaçlara yönelmiş bir şey, dolayısıyla kendi başına yanlış olmalıdır” (age) ifadesinde açıklandığı gibi aklın boş, hayali işlerle meşgul olması gibi bir durumun ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Kant işte bu çelişkiyi aşmak ve felsefi sistemini kurmak için ruhun ölümsüzlüğü ve Tanrı varsayımlarına ihtiyaç duyar.

 Kant, ahlakla, ruhun ölümsüzlüğü ve en yüksek iyinin gerçekleşme olasılığı arasında haklı bir ilişki kurmasına rağmen, bu ilişkiyi, ne olduğu meçhul bir tanrı kavramına ve yine, içeriğinin ne olduğu belirsiz olan bir ahlak kavramına dayandırdığı için sorunun içinden çıkamamakta ve bu sorunun bu dünyada çözüme bağlanma umudunu temellendirilmemiş bir inanca referans göstererek, aslında, bu dünyada ”en yüksek iyi”nin, en makul bir biçimde nasıl gerçekleştirilebileceği sorununun kendisinden kaçmaktadır.

 Oysa, tabiat kanunlarının işleyişine ilişkin olarak neden-sonuç ilişkilerinin toplum bilimlerinde bir karşılığının olup olmadığı sorununun kendisi bir tarafa, nasıl bir ahlak ve nasıl bir tanrı sorunu çözümlenmeden “en yüksek iyi’’nin gerçekleşme olasılığı üzerinde felsefi bir tartışma sürdürmek sorunun kendisine en ufak bir açıklık getirmekten uzaktır.

 Ahlak sorunun kendisi hak kavramından ayrı olarak düşünülemez. Oysa, tarihteki farklı toplum biçimlerinin her birinin kendi üretim ilişkilerinin niteliğine karşılık gelen bir hak kavramı ve bunun iz düşümü olan bir ahlak anlayışı vardır. Pozitif hukuk, farklı toplum biçimlerinin, üretici güçlerin tarihsel olanaklarıyla koşullanmış olan üretim ilişkilerinin işleyişini düzenler. Bir başka söylemle, pozitif hukuk, sınıflı toplumlarda hiçbir zaman toplumun genel menfaatlerine değil üretim araçlarını mülkiyetinde bulunduran sınıf ya da sınıfların menfaatlerine dayanır. Buna karşılık, sınıflı toplumların hiçbirinde genel kabul gören ve herkes tarafından uyulan bir ahlak yasası yoktur. Sınıflı toplumun ahlakı da onun anarşik doğası gibi anarşik bir nitelik gösterir ve çoğunlukla, en ahlaklı kişilerin bizzat kendi pratiğinde bile bugün burada uyulan bir ahlak kuralının yarın şurada yadsınmayacağının herhangi bir garantisi yoktur. Dolayısıyla, Kant’ın kendisine insanlığın kurtuluşu umuduna ilişkin olarak temel aldığı ‘’en yüksek iyi’’nin gerçekleşme imkânı için gerekli olan ahlak yasalarının ve bu ahlak yasalarını temsil edecek olan tanrının kendisinin bir insan yapıntısı olarak, doğa yasaları ile ilişkisi içinde ortaya konulması sorununun temellendirilmesi gerekir. ‘’En yüksek iyi’’nin gerçekleşme imkânı eğer varsa, bu imkânın kendisi insan yapıntısı olmak zorundadır demektir bu.

 Gerek çok tanrılı dinlerde ve gerekse tek tanrılı dinlerde, insanın mevcut tarihsel şartlarda kendi eseri olamayacak bir adalet kavramı, tanrı kavramı aracılığıyla idealize edilmiş ve tam da Kant’ın “en yüksek iyi’’ kavramında olduğu gibi adaletin en mükemmel bir biçimde gerçekleşmesi sorunu bu dünyanın ötesine, nerede ve nasıl bir şey olduğu meçhul bir öteki dünyaya ötelenmiştir. Kant’ın kendisi de her ne kadar tanrıdan hareketle bir ahlak temellendirmesi yapmak yerine, ahlaktan hareketle tanrı kavramına ve tanrı inancına bağlı bir “en yüksek iyi” diye adlandırdığı ahlaki bir dünyaya varmak istese de kendisinden önceki teologlar gibi, bunun, nerede ve nasıl bir şey olduğu muğlak olan bir tanrı inancına dayanmadan hem mümkün olamayacağı ve hem de mümkün olsa bile bu dünyada değil ancak “öteki dünya”da gerçekleşebileceği öngörüsünün ötesine geçememektedir.

 Buna karşılık Marksizm, bir tanrısal adalet kadar “mükemmel” olmasa da “en yüksek iyi’’ olarak da tanımlanabilecek bir adalet ve ahlaki toplumun ancak proletarya diktatörlüğü üzerinden gerçekleşebilecek olan bir sınıfsız toplumla mümkün olabileceği hakikatinden hareket eder. Marksizm, tıpkı, sınıflı toplumların ekonomi politiği gibi işleyişi anarşik olan doğa yasalarının toplum bilime uyarlanışı sorununu bu yasaların öncelikle bilinebilirliğine ve bu bilinebilirliğe bağlı olarak insan tarafından gemlenebilirliğine, yani, kontrolü sorununa bağlı olarak ele alır. Zaten, insan yapıntısı olan herhangi bir teknoloji doğa yasalarını aşamayacağı gibi doğaya onun kendisinde olandan başka herhangi bir yasa da dayatamaz. Fakat, insan doğada kendi özgürlüğünü, ancak doğanın kendisi aracılığıyla, onun yasalarını kendi insani ihtiyaçları temelinde kullanmayı öğrenerek gerçekleştirebilir. Ancak, insan, doğa yasalarının bilgisine ne kadar sahip olursa olsun üretim ilişkilerini insancıl kılmadın ne doğa yasalarının kullanımından elde edilen teknolojik gelişmenin ürünlerini tüm topluma mal edebilir, ne sınıflı toplumun üretim ilişkilerinin niteliğinden kaynaklanan adaletsizliğe çözüm olabilir ve ne de Kant’ın tabiri ile ‘’en yüksek iyi’’ ye karşılık gelecek bir ahlaki toplumu inşa edebilir.

 Bir başka söylemle, Kant’ın, ancak, tanrı inancıyla temellendirilebilecek olan bir toplumsal adalet olarak “en yüksek iyi’’nin gerçekleşebilirliği, tıpkı, bir aynanın odağında olduğu gibi böyle ahlaki bir toplumun odağına nasıl bir “hak’’ kavramının konulacağı sorunuyla doğrudan ilgilidir ve bu ‘’hak’’ın kendisi tanımlanmadan, onu gerçekleştirebilecek bir kudret olarak tanrısal adaletin nasıl bir şey olabileceği de tanımlanamaz. Zaten, kendisinden önceki bütün teologlar gibi bir teolog olmasa da, teolojik adalet üzerine felsefe yapan Kant’ın felsefesinin bir açmazda sonuçlandığı ve böylesi bir ‘’en yüksek iyi’’ olarak ahlaki toplumun bu dünyanın dışına, “öteki dünya”ya ötelendiği yer de burasıdır.

 Ancak, tarihin diyalektiği öyledir ki sorunun kendisi, Marks’ın tabiri ile “çözümün de mümkün olduğu yerde, ya da gelişmekte olduğu yerde’’ ortaya çıkar. Dolayısıyla, Kant’ın “en yüksek iyi’’ olarak formüle ettiği, fakat, dünyevi bir adalet olarak temellendiremediği için öteki dünyaya havale ettiği ahlaki toplumun nüvesi, ancak, bugün var olan bütün emek değerlerinin yaratıcısı olduğu halde, uğratıldığı “mutlak haksızlık’’ nedeniyle kendi emek ürünleri şahsında, kendi emeğine yabancılaşmış olan proletaryanın iktidarı, ya da fiili iktidarı koşullarında gerçekleşebilir. Dolayısıyla, “en yüksek iyi’’ olarak formüle edilen ahlaki varoluşun gerçekleşebilirliği için sınıflı toplumun pozitif hukukunun karşısına, ahlaki toplumu yansıtacak bir ayna olarak Proletaryanın politik öznesi olan Komünist Partisini ve o aynanın odağına da proletaryan emeğin hakkını koymak gerekir. Çünkü, çağımızda, proletaryan emeğin kendisinden kaynaklanmayan ve sınıflı toplumun pozitif hukuku aracılığıyla, üreticisine yabancılaşmış bir biçimde bir gerçeklik olarak var olan herhangi bir hak kaynağı olmadığı gibi bu hakkın sahibi ve dağıtıcısı olabilecek kudrete sahip bir tanrısal güç de yoktur.

 Sınıflı toplumun devleti, aslında, tamamı proletaryan emek tarafından üretilmiş olan hak nesnelerini, eşdeğeri olan ve merkez bankaları tarafından basılan para aracılığıyla, yine, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan pozitif hukuka göre dağıtan bir tanrı rolünü oynamaktadır. Buna karşılık, proletaryanın politik öznesi olan komünist partinin ise, odağına proletaryan emeğin hakkını koyduğu ve gelecekteki ahlaki toplumu yansıtan bir ayna olarak, kendisini sınıflı toplumun karşısında konumlandıran, Kant’ın tabiri ile “en yüksek iyi’’yi, Marks’ın tabiri ile olabilecek en mükemmel dünyevi adaleti gerçekleştirmek için, kendisi de mümkün olabildiğince en yüksek ahlak ilkelerini esas olan bir sınıf savaşımı aygıtını inşa edebilmesi gerekir.

Böylelikle, proletaryan adaletin ilkesi, bir pozitif hukuka dayanmadan ve onunla tanımlanmadan önce, tüm değerlerin yaratıcısı olan emeğin hukukudur ve dünyevi adalet olarak herhangi bir pozitif hukuk da ancak proletaryan emeğin maruz kaldığı bu mutlak haksızlığı ortadan kaldırabildiği kadarıyla tarihsel bir haklılığa ve meşrutiyete karşılık gelebilir. Komünist toplumun ikinci aşamasında, üretici güçlerin olanakları “herkese ihtiyacı kadar’’ şiarına olanak tanıdığında ise her türden pozitif hukukla birlikte bir adalet mimarı olarak komünist partisinin kendisine olan ihtiyaç da ortadan kalkacak ve dünyevi adaletin ilkeleri birer toplumsal alışkanlığa dönüşerek, komünist toplumun bizzat kendisi şahsında, insanlığın, şimdiye dek hiçbir tanrının gerçekleştiremediği ahlaki bir varoluşa sahip olabileceği tarihsel koşullar yaratılmış olacaktır. Tarihin iradi bir etkinlik olarak bu yeniden inşası ise her şeyden önce kendi amacına uygun özneler gerektirir. Bu özneler ise tarihi kendi pratiklerinde ete kemiğe büründüren komünist partisinin neferleridir ve sözde en kudretli tanrı bile bu neferlerin pratiğinde bütün kudretini yitirerek, proletaryanın kendi geleceğini kendi elleriyle inşa ettiği bu tarihsel yürüyüş karşısında aciz kalır!

Özetle:

Her farklı toplum biçiminin hukukunun olduğu gibi ahlakının temelleri de üretim ilişkilerindedir. Komünizm davasının ahlak anlayışı için Lenin, ‘’ahlakımızın esasları proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatlerindedir’’ der. Tarihsel olarak bir haklılığa dayanmayan ahlaki ilkeler tarih yapamayacakları gibi temel yaratıcı töz olan emeğin ahlakından başka tarihin geleceğine biçim verebilecek ve bu anlamıyla da tanrının tanrısallığını elinden alarak insanın kendisini bireysel ama toplumsal bir özne olarak tanrısallaştırabilecek başka bir ahlaki norm yoktur. Bunun için politik özne öncelikle komünizm davası için karşılıksız olarak sarf edilen komünist emeğin ahlakını esas alarak tarih yapıcılığını bu esasa dayandırmak zorundadır. Kant, kendi felsefesinde ahlaktan tanrısallığa ulaşmayı denemişse de ahlaki ilkelerini tarihsel olarak haklı bir davaya dayandıramadığı için soyut tanrısal adalet kavramını aşamamış ve dünyevi bir adalet tanımlamakta başarısız olmuştur. “En yüksek iyi’’ kavramı altında adaletin gerçekleşmesini son kertede tanrısallığa havale etmekle içinde yaşadığı toplumun bağrındaki devrimci dinamikleri görememiş, adaleti bu dünyada gerçekleştirebilecek potansiyelleri fark edememiştir. Fakat, bunun için Kant’ın yaşadığı 18. yüzyıl henüz erkendi. Adaleti bu dünyada inşa edebilecek potansiyelleri, kapitalizmin ekonomi politiğinin tahlili ve eleştirisi üzerinden tanımlama işi ise 19. yüzyılda Marks’a kalmıştır.


[1] (Kant’ın Ölümsüzlük Varsayımı Bağlamında Ölümden Sonraki Hayatın Felsefi Gerekçesi Olarak Ahlak- Ayşe Sıdıka Oktay, Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl:2019, Sayı:42)

 

Makale konulu diğer haberler