Takip Et

Editörün Seçtikleri

Sibel Özbudun Yazdı | Brezilya’nın Yeni “Pembe Dalga”sı: Ne Kadar “Sol”

Roussef’in başkanlığına denk düşen 2010’lar, Latin Amerika “pembe dalga”sının şansının dönmeye başladığı yıllardır. Küresel ekonomik durgunluk başta Çin olmak üzere yükselen küresel güçlerin talep düzeyini düşürecek, bu da Çin’in başlıca tedarikçisi olan Latin Amerika ülkelerini, tabii bu arada Brezilya’yı derinden etkileyecekti. “Kemerleri sıkma” vakti gelmişti, tabii yoksulların kemerlerini…

“Emre uyacağım.

Hukukun üzerinde değilim.

Eğer hukuka inanmasaydım,

bir politik parti kurmazdım.

Bir devrim yapmaya soyunurdum.[1]

Brezilya’nın 2022 seçimlerinin 30 Ekim’de gerçekleşen ikinci turu hem beklenen şekilde sonuçlandı, hem de sürpriz yaşandı.

Beklenen şekilde sonuçlandı, çünkü tüm anketler, araştırmalar, siyasal gözlemciler, seçimleri, İşçi Partisi’nin adayı Luiz Inacio Lula da Silva’nın kazanacağından emindi.

Ama sonuçlar sürprizliydi, çünkü kimse rakibi faşist Bolsonaro’nun bu denli yüksek bir oy oranıyla kaybedeceğini aklından geçirmemişti.

Lula da Silva ikinci turu kıl payı bir farkla kazanarak Brezilya’nın önümüzdeki dönem başkanı oldu: oyların yüzde 50.9’unu almıştı. Bolsonaro ise yüzde 49.1’lik bir destekle kaybetti seçimi. Anlaşılan, ilk turda oyların yüzde 4.16’ını alan (merkez) Brezilya Demokratik Hareketi adayı Simone Tebet ile yüzde 3.4’ünü alan (sosyal demokrat) Demokratik İşçi Partisi adayı Ciro Gomes’in ikinci turda Lula’yı desteklediklerini açıklamaları fazla bir işe yaramamıştı: 2 Ekim 2022’deki birinci turda Lula’nın oy oranı yüzde 48.43, Bolsonaro’nunki ise yüzde 43.20 idi Öyle gözüküyor ki, Tebet ile Gomes yandaşları ikinci turda büyük ölçüde Bolsonaro’ya yönelmişlerdi[2]

Yalnızca seçim sonuçları dahi, Brezilya’da Lula iktidarının ne denli kırılgan olduğunu gösteriyor. İşçi Partisi Temsilciler Meclisi’nde çoğunluk sağlamak bir yana, ittifaka girmek zorunda kalacağı partilerle dahi azınlıkta kalıyor.[3] Ancak sorun yalnızca siyasal dengeler değil…

Gelin dilerseniz biraz geriye giderek, Latin Amerika’daki “Sol yükselişin yeni durağı” olarak selamlanan Brezilya’da olup bitenleri anlamaya çalışalım.

Lula da Silva bir işçi sınıfı evladı. “1952’de 7 yaşındayken, annesi onu ve 7 akrabasını Brezilya’nın çöl gibi olan kuzeydoğusundan alıp kamyon kasasında iki haftalık bir yolculuğun ardından Sau Paulo’ya getirmiş. Bir barın arka odasında yaşamaya başlamışlar ve Lula 12 yaşına geldiğinde ailesine destek olmak için okulu bırakmış. 17 yaşına kadar bir fabrikada kapı kolu yapıyor ve bir gece vardiyasında sol serçe parmağını makinaya kaptırıyor. 23 yaşında komşu kızı Maria de Lourdes ile evleniyor. Ancak Maria iki yıl sonra ilk oğullarına sekiz aylık hamileyken bebekle beraber hepatit enfeksiyonundan ölüyor. Daha sonra Lula, eşi ve bebeklerinin ölümünün Brezilya’da yoksullara sunulan düşük nitelikli sağlık hizmetinden kaynaklandığını söyleyecek. Birkaç yıl sonra 1975’te, (…) bir Sao Paolo semti olan Sao Bernardo do Campo Çelik İşçileri Sendikası liderliğine seçiliyor…”[4]

1970’ler Brezilya’yı 21 yıl boyunca (1964-1985) çelikten bir kafes içinde tutan askeri diktanın baskı ve şiddetinin zirve yaptığı yıllardı. 1960’ların gerilla direnişi kırılmıştı, ancak muhalefet sancağı bu kez işçi sınıfına geçmişti. 1970’lerin sonlarında diktayı sarsan grev dalgasında Lula bir işçi önderi olarak hızla sivrildi. Liderliğini yaptığı sendikayı cuntanın korporatist sendikacılık dayatması dışında tutarak bağımsız bir hat kurabilmedeki başarısı, kayda değerdi.

“Ancak, o eylemci günlerinde dahi soru işaretlerine sebep olacak tarafları var. Hareketin daha bürokratik kanadından geliyor. Grevler sendika bürokrasisinin kontrolünden çıkınca, burada bir fırsat görüp, militan işçilerle bürokrasi arasında köprü kuruyor. Grevciler, gayet devrimci olan taleplerinden vazgeçme karşılığında, ciddi kazanımlar elde ediyorlar. Bu yarım zafer, 1985’te askeri diktanın sona ermesinin de yolunu hazırlıyor.”[5]

Bir başka deyişle Lula, radikal bir devrimciden çok, pragmatik bir reelpolitker portresi çizmektedir, sendikacılık yıllarından beri. Bu portre başkanlık sürecinde daha da netleşir.

Lula da Silva, 1980’de sendikacılar, çoğu 1979’da çıkartılan genel afla ülkeye dönebilmiş sürgün solcu aydınlar, sanatçılar ve Kurtuluş Teolojisi’ne bağlı Katolik din adamları tarafından kurulan Brezilya İşçi Partisi (PT)’ne katıldı. Askeri rejimin yıkılışını izleyen süreçte, 1989, 1994 ve 1998 başkanlık seçimlerinde PT’nin adayı oldu, ancak başarılı olamadı.

Ama Lula, dördüncü kez aday olarak katıldığı 2002 seçimlerinde kendisine “dünyanın en çok oy alan başkanı” unvanını kazandıracak 52 milyon oyla[6] başkanlık koltuğuna oturmayı başaracaktı.

Lula da Silva Brezilya’ya iki dönem başkanlık yaptı: 2002 ve 2006. Denilebilir ki bu sekiz yıl, Brezilya ekonomisinin “şahlandığı” dönemdir.

Ne ki Lula, neoliberal politikalardan bir milim sapmadı.[7] Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ilkesine sadık kalırken, sıkı para ve maliye politikalarını uygulamayı sürdürdü.

Dünya konjonktürü de Lula’ya yardım edecekti. “Yoğun sermaye girişleri ülkede büyüme oranlarını yukarı çekti… Yüksek emtia fiyatları (Brezilya özellikle Çin’e çelik, soya, yağ, petrol ihraç ediyordu- b.n.) Brezilya’nın cari işlemler hesabını düzeltti. 2006’da derin denizlerde petrol yatakları keşfedildi.

2004-2010 döneminde ekonomi ortalama yüzde 4.4 büyüdü. 2014’te, yani PT’nin iktidara gelişinin 10. yılında reel asgari ücret yüzde 76, reel ücretler yüzde 35 artmıştı. Lula 2010’da başkanlığı Rousseff’e devrederken yıllık büyüme yüzde 7.5’di ve halkın yüzde 90’ının desteğine sahipti.”[8] Lula’nın temelini attığı ‘başarılı’ politikalar sayesinde dünyanın onuncu büyük ekonomisi olan Brezilya, ABD ve Avrupa’dan sonra üçüncü en büyük tarım ihracatçısı konumuna yükselmişti.[9]

Yüksek ihracat gelirleri, neoliberalizm ile, en yoksulların yaşam koşullarını düzeltmeye yönelik bir dizi önlemi içeren bir çeşit “yeni-kalkınmacılık”ın birlikte yürütülmesini olanaklı kılıyordu. “Bolsa Familia” (Aile cüzdanı) adı verilen ve çocukları okula gönderme ve aşılama programına uymayı taahhüt etmeleri karşılığında en yoksul ailelere nakdi destek sağlayan uygulamanın yanısıra, üniversite ve memuriyet kapıları yoksullara, yerlilere, Afro-Brezilyalılara açılarak etnik yoksulların bir kesiminin düzenli gelire erişimi güvence altına alındı…

Ancak hiç kuşku yok ki, “yeni-kalkınmacılık”, en iyimser tanımıyla sosyal-demokrasidir, mülkiyet ilişkilerine radikal -ve geri dönüşsüz- bir müdahaleyi, üretim araçlarının kamulaştırılmasını öngören sosyalizmle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. “Unutmayalım. Kapitalizmin sonunu, fakirliğin ve eğitimsizliğin azalması değil, çalışan kesimlerin her alanda egemenlik kurması getirebilir ancak. Fakirliğin ve cehaletin ortadan kalkma sürecine girdiği bir kapitalizm, sermaye sınıfının paniğiyle ve aşırı sağcılaşmayla sonuçlanır. Solun her yükselişinde bunun yaşanması kaçınılmaz ama… Solun bu korkuyu saldığı, sonra da karşısında örgütlü bir yön sunamadığı durumlar ya darbeyle ya faşizmle sonuçlanır,”[10] diyen Cihan Tuğral, haksız değildir.

Latin Amerika’da ilk “pembe dalga”nın sonunu getiren sivil darbelerde olduğu gibi, PT iktidarı da sonunda Bolsonaro’lu faşizan sürece yol veren bir “sivil darbe”yle son bulacaktı.

Hiç kuşkusuz ABD destekli bir “sivil darbe.” Çünkü her ne kadar ABD başkanı Barrack Obama onu “dünyanın en popüler siyasetçisi” ilan etmiş[11], ve her ne kadar Lula yabancı sermayeyi çekmek, yerel burjuvaziyi ürkütmemek için İşçi Partisi’nin sol kanadını tasfiye edip sendikaları ve toplumsal hareketleri güçsüz bırakmış olsa da[12], Latin Amerika ülkelerinin ABD ekseni dışında bir araya gelmesini sağlayacak Unasur, Mercosur gibi girişimlere önayak olması, Çin ile yakın ticari ilişkiler geliştirmesi, alternatif bir küresel eksen olarak BRICS’in inşaına katılmasını, ABD hegemonya iddialarına bir meydan okuma olarak görecekti…

Ve ABD “gereğini yaptı”…

Brezilya Anayasası bir başkanın görev süresini arka arkaya iki dönemle sınırladığından, Lula da Silva 2010 seçimlerinde aday olmadı. Ardılı, yine PT’den, oyların yüzde 56’sını alan, eski bir gerilla ve Lula döneminde devlet başkanlığı genel sekreteri olan Dilma Roussef idi. Roussef, PT’nin uğradığı oy kaybına karşın (yüzde 52) 2014 seçimlerini de kazanacak, ancak bu dönemi tamamlayamadan görevden azledilecekti…

Ne mi olmuştu?

Roussef’in başkanlığına denk düşen 2010’lar, Latin Amerika “pembe dalga”sının şansının dönmeye başladığı yıllardır. Küresel ekonomik durgunluk başta Çin olmak üzere yükselen küresel güçlerin talep düzeyini düşürecek, bu da Çin’in başlıca tedarikçisi olan Latin Amerika ülkelerini, tabii bu arada Brezilya’yı derinden etkileyecekti. “Kemerleri sıkma” vakti gelmişti, tabii yoksulların kemerlerini…

 Sermayeyi “yatıştırmak” için ekonominin dümenine geçirilen Friedman öğrencisi Joaquim Levy’nin reçetesi belliydi: kitlesel işten çıkartmalar, ücretleri, sosyal harcamaları düşürme, özelleştirmeler, istihdamın “deregülarizasyonu”… Bu uygulamalar, 2000’li yıllarda elde ettikleri iyileştirmeleri yitiren ve kırılgan bir duruma itilen yoksulların, emekçilerin PT’ye desteğini büyük bir hızla eritecekti. 2013 Haziran’ında toplu taşıma ücretlerindeki artışa karşı Sao Paolo’da düzenlenen gösterinin polis şiddetiyle bastırılması, tüm ülkede kitlesel gösterilere yol açtı. Sol parti ve sendikalar kısa sürede hükümetle bir dizi talep konusunda anlaşıp sokaktan çekilse de, gösterileri anaakım medyanın da desteğiyle orta-üst sınıf mensupları devraldı.[13] İki ateş arasında kalan Roussef “…kemer sıkma politikalarının mimarı Levy’yi görevden alınca büyük burjuvazi PT’ye cepheden savaş açtı. Ekonominin yüzde 3.8 daralmasıyla ülke ciddi bir krize sürüklendi.”[14]

“Darbe” koşulları oluşmuştu… Ama bu kez, yargı eliyle gerçekleştirilecek “sivil” bir darbe…

Brezilya’nın “Sivil Darbe”si

Bu ortamda “yolsuzluk” söylentileri medyada pompalanmaya başladı.

Brezilya siyaseti hiçbir zaman “yolsuzluktan ari” değildi – hangi kapitalist ülke böyle bir iddiada bulunabilir ki? Dahası, “PT kadrolarının da yunmuş yıkanmış olduğu söylenemezdi”[15] Gelgelelim, eski bir gerilla olan Dilma’ya karşı yöneltilebilen tek somut suçlama, “bütçeyi olduğundan daha az sorunlu gösteren bir ‘vitrin süslemeye’ kapı açmasıydı. Buradaki cürüm, Brezilya tahvilleri almaya eğilimli küresel sermayeye durumu olduğundan daha parlak göstermekti”[16]… Dilma Roussef bir Kongre darbesiyle görevinden azledildi. Yerine, yardımcısı, “büyük sermayenin gözdesi”, merkezci Brezilya Demokratik Halk Partisi’nden Michel Temer getirildi. “Emeklilik sistemini ve iş yasalarını gözden geçirip kamu harcamalarını kısma vaadi”[17] sermayeye cazip gelmiş olmalı…

Ancak yaklaşan seçimlerde Lula’nın yeniden aday olması (ve de seçimleri kazanması) riski bakiydi. Bunu engellemek için daha fazlası gerekiyordu. Tetikçi bir federal yargıç, Sergio Moro bu görevi seve seve üstlendi. “Oto Yıkama (Lave Jato)” adı verilen “operasyon”da uyduruk deliller, sahte tanıklar, büyük bir medya kampanyası eşliğinde, Lula da Silva bir inşaat şirketinden rüşvet olarak kıyıda bir daire aldığı suçlamasıyla, 12 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

“12 yıllık hapis hükmünün verilmesinin ardından Lula’nın avukatları Anayasa Mahkemesi’ne tüm temyiz yolları tüketilene kadar cezanın infazının ertelenmesi talebinde bulundular. 4 Nisan günü Anayasa Mahkemesi’nin 11 yüksek yargıcı başvuruyu görüşmeye başladı. Oylama sonuncunun bıçak sırtı olacağına dair içerden bilgiler sızmaya başlamasıyla birlikte iki kaynaktan yorumlar internete akmaya başladı. Piyasa çevrelerinin yayın organları Lula’nın serbest kalmasının Brezilya ekonomisinin istikrarını bozacak, Temer Hükümeti’nin reformlarının altını oyacak bir durum olarak gördüklerini açıkladılar. Aynı zamanda, tabir yerindeyse, ordu aba (üniforma) altından sopa gösteriyordu. Brezilya Genel Kurmay Başkanı’nın Salı günü attığı ‘silahlı kuvvetlerin işlenen suçun cezasız kalmasını reddettiği, Anayasaya, toplumsal barışa ve demokrasiye saygı gösterilmesini talep ettiği…’ tweet ile oylamanın sonucunu etkilediği yorumları haklı görünüyor. Ayrıca bu tweet tekrarlanarak Globo TV ekranlarından ‘Lula’nın serbest bırakılması kararının darbeye yol açacağı’nın iddia edilmesi hem yüksek yargıya hem de Lula taraftarlarına bir tehdit niteliği taşıyordu. Piyasaların kriz, ordunun darbeyle kıskaca aldığı oylama bilindiği gibi 5 e karşı 6 oyla Lula’nın aleyhine sonuçlandı. Lula’nın federal polise 6 Nisan Cuma öğleden sonra teslim olması karara bağlandı.”[18]

Yargı, ordu, sermaye, anaakım medya, el ele vermiş, “görev tamamlanmıştı.” Oyun kuruculardan her biri, 2018 seçimlerini oyların yüzde 55.1’ini alarak kazanan Bolsonaro’nun başkanlığında “ödül”ünü alacaktı. Yargıç Moro’nun payına, Adalet Bakanlığı düştü!

Teslim olmadan önce Lula’nın Metal İşçileri Sendikası önünde toplanmış binlere “veda”ı, işine gelmediğinde kendi koyduğu kuralları fütursuzca çiğneyen mızıkçı ve zorba bir rakibe karşı oyunu “kurallarına” sadık kalarak sürdürme ısrarındaki aymazlığı veciz bir biçimde ortaya koymuyor mu? “Emre uyacağım. Hukukun üzerinde değilim. Eğer hukuka inanmasaydım, bir politik parti kurmazdım. Bir devrim yapmaya soyunurdum.”

Oysa “oyun” uğruna devrimden vazgeçmeye değmeyecek kadar kirli, hileliydi… “Atı (ç)alan Üsküdar’ı geçtikten sonra net bir biçimde gözler önüne serildi: Yargıç Moro’nun Lava Jato devası savcılarıyla telegram üzerinden yazışmaları ortalığa saçılmıştı. Yargıç Moro davanın savcılarını adım adım mahkûmiyete doğru yönlendiriyor, Anayasa Mahkemesi’nin gazetecilerin cezaevindeki Lula ile görüşmelerine izin vermesi karşısında bu görüşmeyi engellemek için “oyun” kuruyordu. Başsavcısının “elimizde kanıt yok, ama suçlu olduğuna kaniyiz,”[19] diyebildiği bir dava…

Elbette ki yargıç Moro tek başına değildi, davanın hazırlanışında CIA’den hatırı sayılır bir destek aldığı sonradan ortaya çıkacaktı – davaya katılan savcılardan biri, kendini tutamayıp itiraf edecekti: “Lava Jato CIA’dan hediye…”[20]

Şöyle de düşünülebilir: “Lula ceza süresini tamamlamadan tahliye edildiğine, hakkındaki suçlamalar da Yüksek Yargı tarafından kaldırıldığına göre ‘Adalet’ geç de olsa tecelli etmiş demektir…”

Öyle değil… Lula’nın mahkûmiyeti, dolayısıyla da 2018’deki seçimlere katılmasının engellenmesi, Brezilyalı emekçilerin dört yıllık bir “Bolsonaro kâbusu” yaşamalarına yol açtı. O kadar da değil, Bolsonaro, emsali diğer faşizan/ faşist liderler gibi toplumun dibe çökelmiş “kötülük” katmanlarını (kadın düşmanlığı, homofobi, yoksulların aşağılanması, ırkçılık…) su yüzüne çıkartan söylem ve eylemleriyle, Brezilya toplumundaki bölünmenin hatlarını derinleştirdi ve bu bölünmüşlüğü nefretle payandaladı. Yoksullar PT iktidarları döneminde elde ettikleri kazanımları büyük ölçüde yitirdiler, ülkedeki gelir uçurumu derinleşti…

Bolsonaro Kâbusu

Dilma Rousseff’in azledilmesinin ardından yapılan ilk genel seçimlerin birinci turunda 49,2 milyon oy (yüzde 46) alarak beklenenin üzerinde bir performans sergileyen Bolsonaro, ikinci turda 57,7 milyon oyla (yüzde 55) rakibi Fernando Haddad’ın karşısında çok rahat bir zafer kazandı.

São Paulo’dan aday olan oğlu Eduardo Bolsonaro ise, 2 milyon 60 bin oy alarak Brezilya’nın bugüne kadar en çok oy alan milletvekili olarak tarihe geçti.[21]

Jair Bolsonaro… Brezilya siyasal tarihinin belki de en “grotesk” lideri… “Yüzbaşıyken ordudan atılmış. 9 parti değiştirerek 29 yıldır parlamentoda kalmayı başarmış. Brezilya’da 1961-1985 arasında 24 yıl hüküm süren askeri diktatörlüğün nostaljisiyle yaşıyor. Şili’nin faşist diktatörü Pinochet’i her fırsatta hayırla anıyor.”[22]

Kronik, yapısal krizleri içinde boğulan, sürdürülemezleşmiş, “yaratıcı yıkıcılık”tan çoktan “yıkıcı yıkıcılığa” dönüşmüş geç kapitalizmin çeşitli ülkelerde piyasaya sürüp “test ettiği” neofaşist liderlerden bir diğeri…

“Grotesk” dedim, patavatsızlığıyla grotesk’i her vesileyle ortalığa saçıyor. Örneğin “demokrasi”ye hiç güvenmediğini, her zaman diktatörlükten yana olduğunu açıkça ilan etmekten çekinmiyor: 1993’te The New York Times’a verdiği röportajda demokrasilerde sorunların asla çözülemeyeceğini söyleyip ekliyor: “Fujimori’yi destekliyorum. Brezilya için tek çözüm Fujimorileşmek olacaktır.”[23] Sonra da hızını alamayıp 1964-1985 arasındaki diktatörlüğü yeterince ileri gitmediği için eleştiriyor: “Ben olsaydım askeri rejimin yapmadığı işi yapıp 30.000 kişiyi öldürürdüm…”[24]

Bir kadın düşmanı, tabii: “Kadınlar evde otursun,” “Sana tecavüz etmek aklımdan geçmez, buna değmezsin…” (2014)

Ve homofobik: “Oğlumun gay olacağına mezarda olmasını tercih ederim…”

Ve de ırkçı: “Bir quilombo’yu (Afrika kökenli kaçak kölelerin torunlarının kurup yönettikleri cemaatler – b.n.) ziyaret etmiştim. Afrika kökenlilerin en hafifi yedi arroba (yaklaşık 100 kg.) çekiyor. Hiçbir şey yapmıyorlar! Üremeye bile yaramazlar.” (2017)[25]

Ve bir “çevre suçlusu”: “Dokuz ülkeye dağılmış olmakla birlikte, Amazon Ormanları’nın yüzde 60’ı Brezilya topraklarının içinde. Brezilya’da tarıma ve hayvancılığa dayalı sanayi ve ticaret sermayesi, ağaçları keserek, en kolayı ve ucuzu, bu orman alanlarını yakarak, oralarda yaşayan yerli halkı da dışarı sürerek, kimi zaman liderlerini öldürerek kullanıma açıyor. (…) Brezilya’da, İşçi Partisi iktidarında, özellikle de Devlet Başkanı Dilma Rousseff’in başkanlığı döneminde güçlenen çevreci hareketin baskısı, orman kıyımını yavaşlatmış, hatta yeni ağaçlandırma projeleri başlatmıştı. Yine o dönemde, Amazonlar’da yaşayan yerli halkın haklarını korumaya yönelik önemli adımlar atılıyordu.” Bolsonaro ormanlar ve yerli halklara ilişkin tüm koruma önlemlerini, tarım şirketlerinin isteği üzerine kaldırdı. Sonuç mu? “Brezilya Amazonu’nda bir yıl içinde orman yangınları yüzde 85 arttı. Ocak ayından bu yana 74 bin yangın tespit edilmiş. Haziran ayında her 1 dakikada, beş futbol sahası çapında alan yakılarak tarıma açılmış. Bu, bir önceki yılın aynı ayına kıyasla yüzde 278 artış demekti.” [26] Ve Bolsonaro iktidarında 20 bin kilometre karelik Amazon ormanı, katledildi![27]

Olanca pişkinliğiyle “yangınları çevreciler çıkartıyor olabilir,” diyen Bolsonaro, ABD Başkanı Joe Biden’ın 22 Nisan 2022’de düzenlediği iklim zirvesine katılıp 2030’a kadar ormanların tahribatıyla mücadeleye ayrılan bütçeyi iki kat arttırma taahhüdünde bulunmasının ertesi günü, 2021 yılı çevre bütçesinde yüzde 24 oranında kesintiyi onaylamaktan geri durmadı![28]

Tüm bunlara, yemin törenine üstü açık bir Rolls Royce ile gelen ve törende “aileyi korumaya, eşcinsellikle ve komünizmle mücadele etmeye”[29] yemin eden, ve -tabii ki ilk alkışçısı Donald Trump olan- Bolsonaro’nun hükümetini askerlerle doldurduğunu ilave etmeden geçmek olmaz: “Şu ana kadar etrafına generalleri topladı. Onun Savunma Bakanı, askeri diktatörlükten bu yana bu göreve getirilen ilk asker olacak olan emekli General Augusto Heleno oldu. Başkan yardımcısı başka bir general olacak; Hamilton Mourao. Bunların yanı sıra parlamento seçimlerinde başarılı olan PSL adaylarından çoğu ordudan gelen kişiler. Bolsonaro’nun kalelerinden olan Sao Paulo’da parti 15 sandalye kazandı, bunlardan dokuzunda subaylar oturuyor.”[30]

Ama asker desteği yeterli gelmemiş olacak ki Bolsonaro, en az kendisi kadar faşist olan -ama asla bir “gay” olmayan!- oğlu senatör Flavio Bolsonaro aracılığıyla paramiliterlerle iş tutuyor. Örneğin, Flavio, belediye meclisi üyesi ve insan hakları aktivisti Marielle Franco’nun katledilmesinin baş sanığı, benzer pek çok suikastın faili bir milis çetesinin elebaşı, firari eski polis Adriano de Nobrega’nın eşi ve annesini bürosunda çalıştırıyor. “Hem eski asker-polislerin hem de hâlen görevdekilerin yeraldığı bu milisler, kısmen paramiliter kuvvetlerle içiçe, kısmen mafyavarî suç şebekeleri olarak iş görüyorlar. “Sipariş” suikastlar da yapıyorlar.”[31] Ve Flavio, yalnızca bu paramiliterlerin “zor durumdaki” yakınlarını işe almakla yetinmiyor, onların eylemlerine de sahip çıkıyor. “Çete”nin karanlık işlerini soruşturan bir yargıç öldürüldüğünde, “askeri polisi bu kadar provoke edersen, olacağı budur,” yollu mesajlar veriyor, örneğin…

Ama Flavio’nun “çalışanlar”ı bundan ibaret değil. Babasının sıkı fıkı ahbabı Fabricio Queiroz da Flavio’nun hem korumalığını hem de şoförlüğünü yapıyor. Ve başka işlerini de… “Queiroz mâkûl şöför maaşı alan bir polis emeklisi. Büyük paraları oradan oraya aktarabilecek hâli vakti yok. Fakat toplam iki milyon dolara denk parayla oynamış. Kurcalanınca, bu işlemler sırasında başkanın eşi Michelle Bolsonaro’nun banka hesabına da para aktarıldığı görüldü. Ayrıca, kara para aklama süreçleri ve bankacılık düzenlemelerinin arkasından dolanma manevraları için tipik olduğu söylenen bir yöntem kullanılmış, birkaç dakika içerisinde artarda yapılan on-on beş işlemle aynı hesaba küçük tutarlar aktarılmıştı.”[32]

Covid-19 fiyaskosu

Bolsonaro’nun “Covid-19 fiyaskosu” tüm bunların üstüne tüy dikti! Biliniyor, Covid-19’un dünyayı kasıp kavurduğu 2020 yılı boyunca, ülkesi, özellikle de ülkesinin yoksulları hastalıktan kırılan Bolsonaro tekrar tekrar TV kameraları karşısına geçip, “Bu sayılara inanmıyorum.” (27/3/2020); ya da “Hepimiz bir gün öleceğiz” (ölü sayısının 5017’ye ulaştığı 28/4/2020 günü) diyebilmiş, bununla da yetinmeyip, ticaret yerlerinde, tapınaklarda ve eğitim kurumlarında maske kullanılmasını dayatan yasa tasarısını 3/7/2020 tarihinde veto etmişti. Bu da yetmedi; beş gün sonra, 8/7/2020 tarihinde senatonun kabul ettiği, içecek su, temizlik malzemeleri sağlamayı, internet ulaşımı yerleştirmeyi, küçük yerleşim yerlerindeki insanlara temel gıda maddeleri, tohum, tarım araçları dağıtmayı zorunlu kılan bazı yasaları da iptal etti. Yerlilerin sağlığı için ivedi parasal yardımın yanı sıra, yerli halkların 3 ay boyunca alabilecekleri 600 reais’lik (120 dolar) ivedi yardımı kolaylaştırmayı da veto etti. Dahası, hükümetin yerli halklara 10 yataktan fazla hastaneler, havalandırma ve oksijen aletleri sunma zorunluluğunu da reddetti. Neticede salgının başından günümüze, Brezilya’da kayda geçen vaka sayısı 35.1 milyon, toplam ölüm sayısı ise 689 bin oldu! Bolsonaro başkanlığında Brezilya Covid-19’a karşı en kötü sınavı veren ülkelerden biriydi. Sağlık sistemi tümüyle çöktü… Salgın kaynaklı ekonomik kriz sonucunda 22 milyon Brezilyalı yoksulluğa mahkûm edildi. İşsizlik oranı, Brezilya tarihinde bir rekor olan yüzde 14.2’ye ulaştı[33]… Yetmedi, “Bolsonaro’nun başarısız salgın yönetimi yüzünden ülkeden ani sermaye çıkışı yaşandı. (…) Yatırımcı parası olmadan Brezilya para birimi değer kaybediyor, enflasyon yükseliyor, akaryakıt ve gıda fiyatları artıyor…”[34]

Büyük Sermayenin Bolsonaro’su

Peki tüm bunlar ne için? Cehalet? Efelenme? Kör bir bağnazlık? Ölümseverlik? Yanıtı Bolsonaro’nun Covid-19 politikasını bir “soykırım” olarak tanımlayan Dominiken Rahip Betto’nun kaleme aldığı açık mektupta bulabiliyoruz:

“(…) Bolsonaro yönetiminin cinayet niyetli nedenleri açık seçiktir. Bunlar, sosyal sigorta kaynaklarının kurtarılması için yaşlı insanların ölmesidir. Ulusal sağlık sistemi kaynaklarının kurtarılması için başka hastalıklara yakalanan insanların ölmesidir. Yoksul ailelere yardım kaynaklarından ve 52.5 milyon Brezilyalıya, çok yoksul 13.5 milyon insana (federal yönetim verilerine göre) yönelik başka uygulamalardan tasarruf etmek için yoksulları ölüme terk etmektir.”[35] Evet, Bolsonaro yaşlıların ve yoksulların bütçeden aldığı payı “kurtarmak” için Covid-19’a yol vermiş gözüküyor…

Ya bunca rezilliği bünyesinde toplayan bir faşisti kim(ler) destekliyor? Hiç kuşku yok ki baş stratejisti, “alternatif sağ” görüşlerin örgütleyicisi Steve Bannon’u ona danışman olarak verecek kadar seven ABD sabık başkanı Donald Trump. (Joe Biden’ın ise Trump’ın bu Brezilyalı versiyonundan pek haz etmediği biliniyor. Ancak yine de Çin’den uzaklaşarak ABD ile ekonomik ilişkileri geliştirme, İsrail’le yakınlaşma politikalarının ABD’yi hoşnut etmediği söylenemez.) Generaller… Ve Katolik bir ülke olan Brezilya’da hızla yayılan (bugün Brezilya nüfusunun üçte birini etkilediği söyleniyor) Evanjelik kiliseler. Köktendinci Evanjelistler, Bolsonaro hükümetinde küresel ısınmayı “Marksist bir komplo” olarak nitelendiren, küreselleşmenin Hıristiyanlık karşıtı olduğunu söyleyen ve günümüzde kırmızı et yiyip karşı cinsle ilişkiye girmenin “kriminalize edildiği”nden yakınan bir Dışişleri bakanına (Ernesto Araújo) sahip oldular.[36]

Ama hiç kuşku yok ki Bolsonaro’nun en önemli destekçisi, başta büyük tarım işletmeleri olmak üzere büyük sermaye… Amazonları yok ederek kereste ve tarım işletmelerine ve McDonalds sığırlarını besleyen otlaklara açması, ona bu sektörlerin kayıtsız koşulsuz desteğini sağladı. Bu kadar da değil; iktidara gelirken birbiri ardı sıra sıraladığı kamu harcamalarında daha fazla kesinti, özelleştirmeler, sanayinin ve bankaların dere güle edilmesi, devlet emekliliği planının yok edilmesi vb. neoliberal vaatler, büyük sermayeye çok cazip gelmişti. Bu nedenle piyasalar Bolsonaro’nun seçilmesini “coşkuyla karşıladı”.

Bu neo-liberal politikalar, Bolsonaro’nun ekonomi bakanı, Chicago ekolünden ekonomist Paulo Guedes tarafından hayata geçirilecekti… Guedes, Bolonaro’nun zaferinin ardından hükümetin ilk işinin, emeklilik reformu ve “devlet ayrıcalıklarının ve gereksiz harcamalarının” ortadan kaldırılması olacağını söyledi. Uluslararası kurumlar, yabancı yatırımcılar ve Brezilya’nın büyük patronları, ülkede, dört yıl boyunca kemer sıkma önlemlerini uygulayabilecek, esnek emek ve özelleştirme politikalarını hayata geçirebilecek bir yönetim istiyordu.[37]

Bu hayalleri, Bolsonaro şahsında gerçekleşti…

“Sonuç” mu? 15 milyon işsiz, sefalet içinde olan 30 milyon, sürekli açlık çeken 19 milyon ve yılda yüzde 8’in üzerinde enflasyon… Ve tüm bunlara karşın Bolsonaro Ekim 2022 seçimlerine, döne dolaşa tekrarladığı şu sloganla girdi: “Beni iktidardan ancak Tanrı düşürebilir”.[38]

Lula’nın dönüşü

Bolsonaro iktidardan Tanrı’nın müdahalesine gerek kalmadan düştü. Çok ucu ucuna bir yenilgiydi, evet. Ancak pek çok gözlemci ve analistin kaygıyla beklediği “askeri müdahale”[39] de olmadı – en azından “şimdilik”… Gerek ABD ve Brezilya’da iş yapan Çokuluslular, gerekse Brezilya’nın sermaye sınıfı, şimdilik bir “bekle ve gör” politikasını benimsemiş gözüküyor. Seçimi kıl payı kaybeden Bolsonaro’nun yandaşları da şimdilik, seçimlerin hemen ardından giriştikleri yol kapatma vb. eylemlerden vaz geçtiler.

Peki, seçmenlerin hemen yarısının (pandemide yaşanan felakete ve “en alttakiler”in İşçi Partisi dönemindeki desteklerin hemen tümünü yitirip daha dibe itilmelerine rağmen) faşist bir lidere destek verdiği, yıllar önce, PT’nin ilk iktidara geçtiği 2000’lerin başlarında partiye destek veren sosyal tabanın (sendikalar, Topraksızlar Hareketi gibi taban örgütleri…) etkinliğini hemen tümüyle yitirdiği, ülkenin derin bir yoksullaşmanın pençesinde olduğu koşullarda, kimi iyimser yorumlara karşın, Lula ne kadar “solcu” olabilir?

Örneğin Lula deneyiminden Türkiye’deki “Emek ve Özgürlük İttifakı” adına dersler çıkartan Ertuğrul Kürkçü, “iyimser”lerden… Şöyle diyor: “(Lula’nın seçimleri kazanmasıyla -b.n.), Latin Amerika’da 2020’den bu yana doludizgin süren sol yükseliş doruğuna vardı. Kıtanın en büyük ülkesi de ‘liberal’ yorumcuların ‘pembe dalga’ -yani “sol ama o kadar da ‘kızıl’ değil”- diye nitelemeyi sevdikleri toplumsal ve demokratik güçlerin muhafazakâr diktatoryal rejimler karşısındaki zaferler silsilesine eklendi.”

Öncelikle Latin Amerika’daki yeni “sol(umsu)” yükselişi yeterince “kızıl” bulmamanın neresi “liberallik”, izaha muhtaç. “Goşist”, “radikal”, “maceracı” vb. amenna; ama ya “liberal”? Liberaller Latin Amerika’da 2020’lerde yeniden yükselişe geçtiğine tanık olduğumuz “sol” dalganın “yeterince kızıl” olmamasından neden yakınsınlar ki?

İkinci olarak, malûm, Latin Amerika ülkeleri “muhafazakâr diktatoryal rejimler”den “pembe (ya da kızıl, her ne ise) dalga” sayesinde kurtulmadı. Askeri diktalar, 1990’lı yıllarda AB (ve de ABD) destekli, “sivil” neoliberal rejimlerle ikame edildi. “Pembe dalga”lar, kıta ülkelerini talan eden, gelir uçurumunu derinleştiren, milyonları yoksullaştırıp yoksunlaştıran “sivil” neoliberal “demokratik” rejimlerin yol açtığı yıkımlara karşı yükselişe geçtiler. Asli zaafları ise, üretim (ve mülkiyet) ilişkilerine dokunmaksızın “yeniden dağıtım” politikaları üzerinde odaklanmak oldu. İlk “pembe dalga”, pek çok Latin Amerika ülkesinde iktidara gelen sol partilerin, emtia fiyatlarındaki yükseliş ve Çin gibi alternatif pazarların devreye girmesinin de biçimlendirdiği elverişli koşullar çerçevesinde “en alttakiler”in yaşam koşullarını düzeltecek bir dizi uygulamayı devreye sokabildi. Bu sayede en yoksulların (enformel sektör çalışanları, işsizler, geçim temellerini yitirmiş yerli toplulukları, yaşlılar, engelliler, tek-ebeveynli aileler vb.) refah düzeyinde kayda değer iyileşmeler yaşanırken, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimleri arttı. Ama ilk “pembe dalga” ne karşı tarafın işine gelmediği her zaman kurallarını ihlal etmeye hazır olduğu biçimsel demokrasiden, ne de kapitalist üretim ilişkilerinden vaz geçmedi/geçemedi. Benim de dahil olduğum “pembe dalga” eleştirmenlerinin temel itirazı da bu: böylelikle Latin Amerika “sol”unun, koşullar elverdiğinde, ya da kapitalizm koşullarında dibe vuran yoksulların, emekçilerin tepkileri ayyuka çıktığında iktidara gelip ezilenlerin, sömürülenlerin koşullarını bir miktar insanileştirdiği, ardından, ekonomik kriz derinleşip, kaynaklar kuruduğunda “kemer sıkma” politikalarına başvurup kitle desteğini yitirdiği, böylelikle de seçimle ya da “yasal” ayak oyunlarıyla iktidardan indirildiği bir “tahterevalli” oyununun içinden çıkamaması…

Ve nihayet, Ertuğrul Kürkçü, Latin Amerika “pembe dalgası”ndan Türkiye için dersler çıkartırken, şöyle diyor:

“(…) demokrasi standardını Kürt halkının demokratik taleplerine kadar yükseltmedikçe, ya da bu taleplerin ifadesi olan kurumsal ve siyasal dönüşüm hedeflerini benimsemedikçe, iktidarı alaşağı edecek bir blok inşası konusunda hiçbir sahici hedef göz önüne alınmamış demektir. Brezilya’da olsun, Şili’de olsun, Peru’da olsun, Bolivya’da olsun, merkez güçler, “demokrasi” blokunun safına geçerken, Yerli Halkların hakları konusunda statükoyu sarsan açık ve güçlü programlarla barışmayı da öğrendiler.”[40]

Nüfusunun yüzde 80’den fazlası yerli olan Bolivya bir yana, pek yerinde bir saptama sayılmaz… Topraklarının yüzde 21’i madencilik imtiyazları, Amazon bölgesinin yüzde 75’i ise petrol ve doğal gaz imtiyazlarıyla işgal edilen Peru’da yerli halklar ciddi bir “çevresel ırkçılık”la karşı karşıyalar. Yaşam ve geçim temellerini günden güne yitiriyorlar. “Özsavunma” gerekçesiyle sivil toplumun silahlanmasına cevaz verilmesi ise yerliler için başka bir tehdit oluşturuyor.[41] Şili’de ise Boric iktidarı Mapuche’lerle “barışmak” bir yana, bölgelerinde olağanüstü hâl ilan etti, daha geçenlerde… Ve hatırlatmaya gerek var mı, yerli toplulukları için çok-hukuklu, çok-kültürlü bir yaklaşımı öngören bir anayasa önerisi, Şili halkının yüzde 62’sinin “Hayır” oyuyla reddedildi!

Kemal Kılıçdaroğlu’lu, Meral Akşener’li, Temel Karamollaoğlu’lu bir “muhalefet bloku”ndan “demokrasi standardını Kürt halkının demokratik taleplerine kadar yükseltme”si beklentisi için umutsuz bir örnek!

Her ne hâl ise, sorumuza dönelim… Mevcut koşullarda Lula ne kadar “solcu” olabilir?

Öyle gözüküyor ki 2002-2010 kesitindeki kadar dahi “solcu” olamayacaktır. Çünkü 2000’li yıllardaki “büyüme”nin aksine, kapitalist ekonomi küresel ölçekte daralma/durgunluk fazındadır, “en alttakiler”in refahını yükseltmek üzere ayrılabilecek paylar, küçülmüştür. Dahası, birinci dalgada İşçi Partisi’ne coşkulu destek veren taban hareketleri (ki Brezilya için en önemlisi Topraksızlar Hareketi – MST’dir) “sol” iktidarların kooperatif tasarrufları sonucu güçten düşmüş, ya da (özellikle yerli hareketleri açısından) “yeni-kalkınmacı” girişimlere iktidarların verdiği destek nedeniyle araları soğumuştur. Yani ne Lula ne de diğer “sol” Latin Amerika iktidarları, taban örgütlerinin, yerli toplulukların, sendikaların kitlesel desteğinden çok ihtiyatlı onayını alabilecektir bundan böyle. Buna karşılık, ilk dalgayı “başarıyla” savuşturabilmeleri, Latin Amerikalı oligarkların özgüvenini arttırmış ve ellerine gerektiğinde kullanabilecekleri, örgütlü sivil faşist hareketleri vermiştir. Bolsonaro’nun 2022 seçimlerinde Lula karşısında alabildiği yüzde 49 küsurluk oy oranı çok tehlikelidir.

Ancak, gördüğümüz gibi, Lula esnek ve pragmatik bir müzakereci. Tıpkı Şili lideri Boric’in öğrenmekte olduğu gibi… “Teamüller”i bozmaması, Bolsonaro döneminde bir hayli mevzi kazanmış sağ karşısında eskisinden dahi temkinli davranması beklenmeli. Öteden beri arayı iyi tutmaya çalıştığı ve sekiz yıllık iktidarı boyunca her bakımdan güçlendirdiği orduyla[42] bozuşmayacağına kesin gözüyle bakılıyor.

Daha seçim öncesinde Bolsonaro faşizminin en hararetli destekçisi Evanjelist Kiliseleri yatıştırmak için kolları sıvadığına göre, kadınlar ve LGBTI “biraz daha bekleyebilir”: “Lula, nisanda kadınların kürtaja erişimi olması gerektiğini söylediği için lanetlenmişken, ‘Benim için hayat kutsaldır, yaratıcı olan Tanrı’nın işidir ve benim taahhüdüm her zaman onu korumak olmuştur’ demek durumunda kaldı. Seçime kısa süre önce evanjelik toplum için ‘dini özgürlüklere bağlılık mektubu’ yayımladı.”[43]

Ancak Lula en çok “sermayeyi ürkütmemek” gerektiğini biliyor. Bunun için de “sorumlu maliye politikası izleme ve “ülkeyi durgunluktan çıkarmak için kamu ve özel yatırımları yeniden harekete geçirme” taahhüdünde bulundu. Uluslararası finans çevrelerinin PT’nin yeni dönemi konusunda beklenti eşiklerini biraz daha yükseltmeleri şaşırtıcı olmayacaktır…

* * *

Brezilya ve diğer “yeni pembe dalga” Latin Amerika ülkeleri, Chávez’in “21. Yüzyıl sosyalizmi” dediği “şey”in “sosyalizm” olarak nitelenebilmesi için öncelikle, üretim (ve dolayısıyla da mülkiyet) ilişkilerine köklü bir müdahaleyi gereksindiğini gösteriyor: Kapsamlı ve yaygın bir kamulaştırma… Bu da, “parlamenter demokrasi”nin “işçi/emekçi demokrasisi”yle ikame edildiği, oligarkların, egemenlerin emek-düşmanı örgütlenmelerinin dağıtıldığı, emekçilerin her düzlemde ve her alanda yönetime katıldığı ve denetlediği bir toplumsal örgütlenmeyi gerektiriyor.

Şunu görmek gerek; Dünya artık sermayenin eline bırakılamayacak kertede kırılganlaştı, kapitalizmin kâra dayalı (ir)rasyoneli yeryüzü yaşamını, bios’u tehdit ediyor. Kapitalist talan devam ederse yeryüzünün görebileceği kuşak sayısı sınırlı – iki? Üç? Belki dört… Ama ötesi yok…

 Bu anlamda sosyalistlerin işi, göreve gelebildikleri kısa sürelerde oligarkların yıkıp talan ettiklerini onarıp ondan sonra da çekip gitmek olmamalı. Sosyalistler, devrimciler, komünistler ta Marx ve Engels’den bu yana “Başka bir dünya”nın mümkün olduğu görüsünden hareket ederler. Sömürünün, tahakkümün, savaşların tarihe gömüldüğü, emekçilerin özgür ve eşitlikçi dünyası. Temel değerin sermaye ve kâr değil, emek ve yaşam olduğu bir dünya… Bu ise, kapitalist sistemi ortadan kaldırmakla mümkün, ona uyarlanmakla değil…

Notlar

[*] 3 Aralık 2022 tarihinde İstanbul Özgür Üniversite’de yapılan sunum… Kaldıraç, No: 258, Ocak 2023…

[1] Lula da Silva, Teslim olmadan önce Metal İşçileri Sendikası merkezi önünde yaptığı veda konuşmasından. (akt.: Hayri Kozanoğlu, “Hapse Atılan Sırf Lula mı?”, Birgün, 11 Nisan 2018, s.5.)

[2] “Brezilya’da Üçüncü Lula Dönemi”, Evrensel, 1 Kasım 2022, s.9.

[3] “Geçtiğimiz pazar günü seçimlerde (birinci tur-b.n.) Lula oyların yüzde 48.4’ünü alırken Bolsonaro aradaki farkı 5 puana indirerek oyların yüzde 43.23’ünü almayı başardı, partisi 513 iskemleli mecliste 99 iskemleyle son 20 yılın en büyük blokunu kurmayı başardı. Lula ikinci turda kazansa bile “düşman” bir meclisle, son derecede kutuplaşmış bir ülkede yönetmeye çalışmak zorunda kalacak.” (Ergin Yıldızoğlu, “Brezilya’da Bolsonaro Belası…”, Cumhuriyet, 6 Ekim 2022, s.9.)

[4] Ciara Nugent, “Lula’nın Dönüşü!”, Birgün, 13 Mayıs 2022, s.10.

[5] Cihan Tuğal, “Lula: Kutuplaşmaya Karşı Normalleşme Vadeden Bir Solcu Lider”, Evrensel, 5 Kasım 2022, s.9.

[6] “Workers’ Party (Brazil), https://en.wikipedia.org/wiki/Workers%27_Party_(Brazil)

[7] “Lula başkanken, Brezilya’nın IMF ile anlaşmalarına bağlı kalıp yatırımcıları memnun eden merkez sağcı öncülü Fernando Henrique Cardoso’nun mali tutuculuğunu sürdürmüştü.” (Ciara Nugent, “Lula’nın Dönüşü!”, Birgün, 13 Mayıs 2022, s.10.)

[8] Hayri Kozanoğlu, “Hapse Atılan Sırf Lula mı?”, Birgün, 11 Nisan 2018, s.5.

[9] İbrahim Varlı, “Lula Neden Hapsedildi?”, Birgün, 10 Nisan 2018, s.4.

[10] Cihan Tuğal, “Brezilya’da Zayıflayan Bir Umut Işığı”, Evrensel, 5 Ekim 2022, s.9.

[11] Ciara Nugent, “Lula’nın Dönüşü!”, Birgün, 13 Mayıs 2022, s.10.

[12] Alfredo Saad-Filho, “A Coup in Brazil?”, Jacobin, 23.03.2016, https://jacobin.com/2016/03/dilma-rousseff-pt-coup-golpe-petrobras-lavajato

[13] Aylin Topal, “Brezilya’da Sağ Siyasetin Yeni Mücadele Mecrası: Yüksek Yargı”, Birgün, 15 Nisan 2018, s.13.

[14] Hayri Kozanoğlu, “Maçoların Baharı Şimdi de Brezilya’da”, Birgün, 9 Ekim 2018, s.5.

[15] Hayri Kozanoğlu, a.y.

[16] Hayri Kozanoğlu, “Hapse Atılan Sırf Lula mı?”, Birgün, 11 Nisan 2018, s.5.

[17] Magalhaes, Luciana; Jelmayer, Rogerio, “Michel Temer Seeks New Start as Brazil’s President”. The Wall Street Journal 31 Ağustos 2016. 

[18] Aylin Topal, “Brezilya’da Sağ Siyasetin Yeni Mücadele Mecrası: Yüksek Yargı”, Birgün, 15 Nisan 2018, s.13.

[19] Olavo Passos de Souza ve Mikael Wolfe, “Jair Bolsonaro Is Laying the Groundwork for a Coup in Brazil”, Jacobin, 9/22. https://jacobin.com/2022/09/jair-bolsonaro-far-right-coup-brazil-lula-presidential-election.

[20] Ceyda Karan, “Lula’nın Dönüşü”, Birgün, 2 Kasım 2022, s.9.

[21] Esra Akgemci, “Brezilya’da Aşırı Sağ Nasıl Kazandı?”… https://marksist.org/icerik/Sectiklerimiz/10720/Brezilyada-asiri-sag-nasil-kazandi

[22] Hayri Kozanoğlu, “Maçoların Baharı Şimdi de Brezilya’da”, Birgün, 9 Ekim 2018, s.5.

[23] Esra Akgemci, a.y..

[24] Alistair Farrow, “Brezilya Faşizme Yenik mi Düştü?”, 12 Kasım 2018… https://marksist.org/icerik/Dunya/10811/Brezilya-fasizme-yenik-mi-dustu

[25] Hayri Kozanoğlu, “Maçoların Baharı Şimdi de Brezilya’da”, Birgün, 9 Ekim 2018, s.5. Ayrıca bkz. Sam Meredith, “Who is the ‘Trump of the Tropics?’: Brazil’s divisive new president, Jair Bolsonaro – in his own words,” CNBC, 29 Ekşm 2018, https://www.cnbc.com/2018/10/29/brazil-election-jair-bolsonaros-most-controversial-quotes.html

[26] Ergin Yıldızoğlu, “Büyük Tıkanıklık”, Cumhuriyet, 29 Ağustos 2019, s.11.

[27] Nick Estes, “Yerlilerin Orman İçin Mücadelesi”, Birgün, 20 Eylül 2021, s.5.

[28] “Bolsonaro Artık Koltuğunu Bırak”, Birgün, 25 Nisan 2021, s.4.

[29] “Bolsonaro Yemin Etti: Sosyalizmden Kurtulacağız”, 2 Ocak 2019… https://marksist.org/icerik/Dunya/11185/Bolsonaro-yemin-etti-Sosyalizmden-kurtulacagiz

[30] Alistair Farrow, “Brezilya Faşizme Yenik mi Düştü?”, 12 Kasım 2018… https://marksist.org/icerik/Dunya/10811/Brezilya-fasizme-yenik-mi-dustu

[31] Ümit Kıvanç, “Brezilya: Paramiliter-Mafyozo Kapitalizm?”, 6 Şubat 2019… http://www.p24blog.org/yazarlar/3588/brezilya–paramiliter-mafyozo-kapitalizm

[32] Ümit Kıvanç, a.y.

[33] Miguel Andrade, “Demokrat Ordu Aldatmacası”, Birgün, 5 Nisan 2022, s.13.

[34] Alexandre de Santi – Rafael Moro Martíns, “Brezilya’da Yeniden Sol”, Birgün, 25 Mart 2021, s.5.

[35] Özdemir İnce “Peder Betto: Ölüme Terk Edildiler”, Cumhuriyet, 4 Ağustos 2020, s.9.

[36] Ertan Erol, “Yeni Brezilya”, Evrensel, 7 Ocak 2019, s.9.

[37] Michael Roberts, “Brezilya’nın Tropikal Trump’ı”, 29 Ekim 2018… https://marksist.org/icerik/Dunya/10706/Brezilyanin-tropikal-Trumpi

[38] Frei Betto, “Brezilya Diktatörlüğe mi Dönüyor?”, Birgün, 4 Eylül 2021, s.3.

[39] Bkz. Cristoph Harrig, “A Postelection Coup in Brazil Is Unlikely. But the Military Is Still Too Powerful.” Jacobin, 10/22… https://jacobin.com/2022/10/lula-brazil-elections-military-administration

[40] Ertuğrul Kürkçü, “Brezilya’nın İbreti”, Yeni Yaşam, 3 Kasım 2022, s.10.

[41] https://www.iwgia.org/en/peru.html#:~:text=on%20their%20territory.-,Indigenous%20Peoples%20in%20Peru,to%20other%20Amazonian%20Indigenous%20Peoples.

[42] “Ordu Brezilya toplumunda zaten son derece güçlü bir kurumdu. PT iktidarında daha da güçlü bir hâle getirildi. İşçi Partisi askeri harcamaları çarpıcı bir şekilde arttırdı. Aynı zamanda orduyu, ABD özel kuvvetlerinin ülkenin demokratik olarak seçilmiş başkanı Jean Bertrand Aristide’yi devirdiği Haiti’ye, ABD’nin arkasını temizleyen BM güçlerine yardıma gönderdi. Hem Heleno hem de Mourao bu göreve liderlik eden subaylardandı.” (Alistair Farrow, “Brezilya Faşizme Yenik mi Düştü?”, 12 Kasım 2018… https://marksist.org/icerik/Dunya/10811/Brezilya-fasizme-yenik-mi-dustu)

[43] Ceyda Karan, “Lula’nın Dönüşü”, Birgün, 2 Kasım 2022, s.9.

Editörün Seçtikleri konulu diğer haberler