Takip Et

Makale

Tekelleşen Afrika Elmas Ticaretinin İç Savaşta Araçsallaşması | Ortadoğululaşmadan beslenmek -10

Gerçek şu ki; elmasın ilk olarak insanların ilgisini çekmesi, sahiplenmesi ve de taşınması birer süs eşyasıydı. Ancak sınıflı toplumların oluşmasıyla birlikte feodal egemen elitin ve sonrasında da kapitalizmin birer kâr amaçlı maden olarak kullanıma sürdürmesi, giderekten bunun önemini daha da artırır olmuştur.

Paha biçilmez elmas taşlarının pazarlanıp alıcılara ulaşma süreci, zannedildiği gibi “sorunsuz” veya normal bir ticaret ilişkisince belirlenen alım-satım işi değildir. Kapitalist sistemde emtia ticaretinin üretim prosedürü değerine göre olur ve acımasız bir bedeli (!) vardır. Diğer bir ifadeyle, sebze ticaretiyle elmas veya petrol ticaretindeki pazarlama aynı zorlu koşullara sahip değildir.  Dolayısıyla elmas taşlarının bulunmasından pazarlanmasına dek takip edilen güzergâh pek karmaşık ve kanlı bir ilişkinin ayak izlerini taşır. Bunun sonucu savaşlara neden olmuş katliamlar, çocuk köle işçiliği ve bölge halklarının birbiriyle boğazlaşarak savaştırıldığı, bunun üzerinden doğan kutuplaşma ile ülkelerin “yeni” bir düzen içerisinde terbiye edilmesinin öngörüldüğü zorunlu bir dayatmaca vardır. Kara Afrika’da sömürge düzeni ile birlikte elmas ve petrol zenginlikleri Ortadoğu ile kaçınılmaz bire bir benzerlik arz ediyor. Nasıl ki Ortadoğu petrol zenginlikleri halkın mutlu ve iyi bir yaşam koşulunda olmasını sağlayamadıysa; Afrika’nın elmas ve petrol zenginlikleri de kıta halkına maalesef mutlu bir yaşama şansını sunamamıştır. Her iki kıtadaki bu bağımlılık ve benzer ilişki konsepti sonucu, yerli işbirlikçi güçlerin aynı motivasyonla işbaşında olmalarındandır. Onlar, devamla kendi “aile” çıkar ilişkisini ön planda tutarken ve bunun sürdürebilirliğini de ancak dış güçlerle olan birliktelikle mümkün olacağını düşünmekteler. 

Sistemde yöntem dayatması

Sömürgeci devletler işgalci güçleri (mali sermaye, tekeller vb.ler) korumaya alırken sırtını onlara dayar ve varoluş öyküsü bu ortaklıktan doğan beslenmelerle ancak mümkün olabilmiştir. O devlet(ler), her dönem özel mülkiyeti araçsallaştırarak onları koruyup desteklemekle ancak sürdürülebilirliğini sağlamıştır. Kara Afrika’nın tüm yeraltı ve yerüstü zenginlikleri tarihte sömürgecilere en yakın konumda olmasını sağlamış ve bu sayede özel mülkiyetin devlet erkiyle olan yakınlığını -ve daha doğrusu kaçınılmazlığını güçlendirmiştir. Genel anlamda bu ilişki bütünü karşılıklı beslenmelerle; yani devlet ve özel mülkiyet yakınlaşması bir ayrıcalıkla kesintisiz biçimde yol almasına vesile olmuştur. Nihayetinde her iki gücün çıkar ilişki gereği, biri olmadan bir diğerinin varoluşu mümkün olmamıştır. Bu yapı Kara Afrika’da devletleri daha yakın takibe alarak ilerlerken, ülkede bulunan bütün özel mülkiyet güçlerin üretiminden tüketim aşamasına dek izlenen ilişkilere kol kanat gererek ve bir “güvence” organizasyonu şeklinde işlev görmüştür. İşte bunun adı da devlet erkidir; demek yerinde olur. Bu bütünlük sürdürülürken eşit hak ve özgürlükler baz alınarak değilde, çıkar gruplarının sürekliliği teminat altına alınmasıyla yol katedilmiştir. Bu ilişkideki süreklilik siyasal yönetim ve devlet erki tarafından egemen sınıfa sınırsız olanak sağlamakla hep anılır olmuştur. Bu “güç” dengesinin ana merkezinde de Batılı güçlerce desteklenen “beyaz” ırkçı rejim olmuştur.

O devlet ki, ülke ekonomisine “katkı” adına askeriyle, polisiyle ve de tüm güvenlik birimleriyle “mevcut sömürü düzeninin” en orta yerinde pozisyon alarak güvence vaat etmiştir. Ülke zenginliklerinin yağma ve talan edilmesinde güvenliğin sağlaması noktasında sigorta görevini yapmış olan devlet ve daha da önemlisi bu girişimi büyük acılar pahasına sınırsız uygulamaları cesaretlendirmiştir. Bu nedenle, sınıflı toplumlarda devlet erki sömürü düzeninin tek güvencesi olurken; özel mülkiyet ısrarla sahiplenmiş ve de tarihin her döneminde açıktan korunmaya alınmıştır. Tüm bunlar, egemen güçlerin yoksul ülke halkına kendi çıkarları uğruna akla gelemeyecek yöntemlerle (kimlik yasası, kamusal yaşamdaki ayrışmalar vb.ler) baskı ve zulüm ederek ayakta kalabilmiştir. Mevcut sömürü ve baskı düzeni sayesinde çıkar gruplarının bir noktada birleşir olmasını sağlarken de sistemin sürekliliğine onay vermiştir…

Sözünü ettiğimiz devlet ve özel mülkiyet ilişkisinin en kanlı tarihi beş yüzyıllık Afrika’nın sömürgecilik ilişkisinde saklı durmaktadır. Oysa halk bunu yaşadığı büyük trajedilerle hatırlamaktadır.

BU sömürü düzeninin en katı şekilde sürdürülmesi, Türkiye içinde hiç de yabancı bir durum değildir; ‘Türkiye’nin maden işletme haritası’ (1) verilerine bakıldığında doğa ve yaşam koşullarının ülkenin dört bir yerinde ne düzeyde tahrip edildiğini görmek mümkündür. Tüm bunlar uluslararası tekellerin hizmetine sunulmuş ve devlet destekli kâr uğruna baskı, inkâr ve yöre halkının varlığını görmezden gelen bir anlayışın müdahale gerçeğidir. Görünen o ki bu sömürü düzeni ve doğa katliamı bire bir halkı karşısına alırken, yaşam hakkı mücadelesi pervasızca bastırılarak yok hükmünde görülmüştür. Ülkeler tarihinde doğa ve çevre katliamlarına siper olan yöre halkının karşı çıkış tavrı nasıl görmezden gelindiği ve militarist aparatla bunu engelleyerek bastırıldığı gerçeği, insan hafızasında tarihi bir kayıttır.

Afrika’da kanlı elmas savaşı                                   

Elmas taşının insanlar tarafından ilk kullanım tarihi 3,3 milyar yıl öncesine dayanır. (2) Gerçek şu ki; elmasın ilk olarak insanların ilgisini çekmesi, sahiplenmesi ve de taşınması birer süs eşyasıydı. Ancak sınıflı toplumların oluşmasıyla birlikte feodal egemen elitin ve sonrasında da kapitalizmin birer kâr amaçlı maden olarak kullanıma sürdürmesi, giderekten bunun önemini daha da artırır olmuştur. Bundan böyle, bu süs eşyası zenginlerin saray sofrasında birer gösteri obje olurken, artık o sadece zenginler tarafından taşınacaktı ve onlara mahsus olacaktı. Orta Çağ feodalizmin krallığından günümüze dek gelen kapitalist sistemin bu zaman diliminde kral ve kraliçelerin konumları pahası biçilemez elmas taşlarıyla yapılan taçların boyutu ile ölçülür olmuştur.

Güney Afrika’da elmas taşının bulunuş hikayesi oldukça ilginçtir. Ülkenin 2160 km uzunluğundaki bir nehir kıyısında 15 yaşındaki Hollandalı Erasmus Jacobs adında bir erkek çocuk ilk elmas taşını (1867) bulur. Robert Jacob Gorden adlı bir başka Hollandalı ise bu nehrin zenginliklerini keşfeder. Trajik olanda, asırlar boyu yöre halkı bu nehre Gariep veya Büyük Nehir olarak adlandırırken -ve ancak R. J. Gorden bu ismi değiştirir ve adını Oranje Rivier (Turuncu Irmak) olarak kalmasını sağlar. Bu müdahale ile görüyoruz ki; tarihin her döneminde sömürgeci güçler çıkarları gereği başka ülkeler üzerinde nasıl egemenlik kurduklarını ve onları sahiplenip sömürdüklerine tanık oluyoruz. Yöre halkının o toprakların esas sahipleri olmaları ve buna rağmen onların nasıl görmezden gelindiğini, sömürge güçlerin kendi çıkarları uğruna neleri yapabileceklerinin en acımasızlığını açıktan gözler önüne seriyordu.  Bulunan elmas taşlarının resmi kaydı 1867 ve 2009 tarihe dayanır ve farklı boyut ve karate de olduğu bilinir. Bunun detayına inmek işin magazin yönü olduğunu düşünerekten ve dolayısıyla bizim açımızdan bir haber değeri de yoktur. Nihayetinde elmas taşıyıcıları servet sahipleridirler, onlar bunun kendi zenginlikleri olmakla övünen burjuva elit sınıftır. Sonuçta; Afrika’da bulunan bu paha biçilmez maden taşlarının belli bir sınıf mülkiyetine geçme süreci olmuştur. Ancak iç savaşlar, katliamlar ve doğa tahribatı gibi olumsuzlukların yaşandığı bir evreden sonra, elmas taşları “yeni” sahipleriyle buluşur olabilmiştir. Burjuva elit kesim bire bir üretim dışı bir sınıftır -ve o sadece elindeki “güçle” baskı uygulayıcı bir “yöneten” sınıf olmuştur. Kapitalist sistemde ekonomiler kaçınılmaz olarak belli bir sınıf egemenliğinin temeli ve doğuşu demektir. Bu bağlamda kanlı elmas ticaretinde ekonomiyi elinde tutan sınıfta kapitalist sistem olmuştur.

Kara Afrika’nın Güney Afrika toprakları işgalci güçlerce ele geçirilirken yerli halkın yaşam hakkı açıktan ihlal edilir. Sonrasında uluslararası şirketler kârları uğruna tüm müdahale ve hukuksuzluklarla bugünde maden ocaklarını işletmeye ara vermeden devam etmekteler. Milyonlarca insanın temiz hava alma hakkı engellenirken ve içme sularını bile bile zehirleten üç beş şirket, bölge halkının yaşam hakkını hiçe saymış -ve iş birlikçiler “devlet desteğiyle” ocakları Afrika’da bugünde zehir saçan bir mekân olarak devam ediyor. Zehir saçan işletmeciler yöntem ve uygulama politikası dünyanın her yerinde farksız olarak bire bir örtüşmektedir. Çünkü işin özünde kâr beklentisi vardır.

Afrika’nın iç kaynakları dış müdahalelerle el konulurken, iç istikrarsızlık sürekli kılınmış ve egemen güçlerin kıta üzerindeki varlığı daha da etkili hale getirilmiştir. Bununla yöre ve de bölge halkları arası kavga büyük bir uzlaşmazlık içerisinde kalıcı hale getirilirken, dış müdahaleye açık bir toplum konumuna düşmekten de kurtulamamıştır. Aslında bu yönetim ve baskı retoriği dünyanın her yerinde bir benzerlik teşkil etmektedir. Söz konusu olan; emek ve sermaye çelişkisi kapitalist düzende var oldukça, mevcut antagonizmanın çözümsüzlüğü de devam edecektir.

 Kara Afrika’da biri birini takip eden askeri darbe girişimleri gündeme taşınırken, mevcut çözümsüzlüğün içine hapsolan halklar adete nefes alamaz olmuştur. Yoğun darbe girişimleri sonucu; halk üzerindeki baskı yönetimi, ekonomik istikrasızlık, etnik ve dini çatışmalara terkedilen bir Afrika gerçeği yaşanır duruma gelmiştir. Batının sömürgeleştirdiği ve özellikle Fransa’nın etki gücü sonucu Angola, Benin, Fildişi Sahili, Nijer, Togo, Mali, Gine, Kamerun, Burkina Faso, Ekvator Ginesi, Çad, Gabon, Senegal, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Kongo gibi ülkeler dış müdahalelerle en çok iç çatışmaya terkedilmiş ülkeler topluluğudur. Bunun en önemli nedeni ise; yıllar boyu sömürgeleştirilmiş ve dış bağımlılığın askeri, siyasi ve ekonomik alanda en üst düzeyde yaşandığı bir konumda olmuş olmalarındadır. Zira, Afrika’nın sömürgecilik tarihinde Fransa, İngiltere ve Hollanda’nın büyük rol oynadığı gerçeğinin ayak izler günümüzde bariz bir şekilde fotoğraf vermeye devam etmektedir. Ancak işgallerin büyük resmi 60’lı yıllar başından itibaren ABD “Soğuk Savaş” çatışmasını gerekçe göstermiş ve Kara Afrika’da bütün müdahalelerin sorumlusu olarak kayda geçen en büyük güç temsilcisi olmuştur. Zira sözünü ettiğimiz tarihten itibaren ABD, “Yeşil Kuşak” politik hedefini baz alarak Somali, Nijer, Mali ve Sahra üzerinden bütün Güney Doğu ve Doğu Kuzey Afrika bölgesini etkisi altına almak istemiştir. ABD’nin bu çabasına en büyük katkıda bulan ülke ise Suudi Arabistan olmuştur. Bu müdahalede sırtını ARAMCO petrol şirketinin sermaye birikimine dayayan Suudi Arabistan, ABD’nin bütün istem ve hedefi doğrultusunda Sünni Selefi-Vehhabilik İslam dininin Afrika’da yayılmasında önemli rol oynamıştır. Bu sayede bölgede kalıcı olmayı öngeren ABD, bugün Afrika’da yaşanan mevcut krizin her aşamasından payı vardır. (3)

ABD’nin Afrika’ya dair sorumluluk payı, esasen var olan çoklu iş ortaklığına dayanır -ve buna işletilen maden ocakları dahil. “Yeşil Kuşak” ile bölgede oynanan oyunun boyutu ve sonuç olarak ABD’nin etkisini daha da güçlendirmiştir. Bir yandan sözü edilen ülkelerde ABD’nin siyasi ve askeri gücüne olan bağımlılığı pekiştirmek ve diğer yandan da Sünni İslam’ı dinin güçlendirilerek komünizm karşıtlığını toplumda yaygınlaştırmak olmuştur. 

Uluslararası sermaye güçlerinin siyasi, iktisadi ve askeri alanda Afrika kıtasında yerleşik bir konuma gelmiş olmaları; mevcut sömürü düzeni için en büyük avantaj olmuştur. Bu durum, adı geçen maden tekellerin konumları itibarıyla geçmiş döneme kıyasla daha bir “öz güvenle” işbaşında olduklarını söylemek mümkün. Günümüzde sadece Güney Afrika’nın kuzey bölgesinde bulunan maden ocaklarında 200 binin üzerinde işçi çalıştırılmaktadır. Swedwatch isimli İsveç kuruluşu Güney Afrika’da elmas çıkaran maden tekellerinin yöre halkının haklarını açıktan ihlal ettiğini belirtir. Elmas üretiminde aktif olan İsveç tekellerinin tüm hak ihlalinde paylarının olduğu gerek tekellerin ve gerekse de ülke yönetiminin tüm hukuksuzluk karşısında sessiz kaldığından şikayetçi olunur. Swedwatch, maden ocakların bulunduğu bölgelerde yoksulluğun sınır tanımaz bir düzeyde hüküm sürdüğünü kamuoyuna duyurur. Bu araştırmada, 600 kişiden 67’sinin maden tekellerince topraklarına el konulduğunu ve kendilerine hiçbir ödemenin yapılmadığı dile getirirler. Bölge halkının yüzde 64’ü de maden tekellerinin ocakları açmalarından son derece olumsuz etkilendiklerini, halkın yüzde 62’si ise içme suyundaki kalitenin beklenmedik bir düşüşte olduğu yönünde şikayetçi olurlar. Araştırmanın bir diğer dikkat çekici bilgi paylaşımı ise; tekellerin maden çıkarmalarından dolayı halkın yüzde 72’sinin sağlık sorunu yaşadığını belirtir. Tüm bu olumsuzlukların yansıra; maden tekellerinin işçileri kısa vadeli iş sözleşmelerle işe alındıklarını ve bununla açıktan kadın hakları ihlalinin yaşandığı vurgusu yapılır. Ayrıca birçok kadın cinsel istismara ve saldırıya uğrama korkusuyla yaşadığına işaret edilir. (4)

Elmas üretiminde elde edilen milyarlarca doların adı geçen ülkelerin iç savaşında harcanırken, bir yandan kirli savaşın pazarlanması ve diğer yandan da halklar arası uzlaşmazlığın sürekli kılınması noktasında işgalci güçlerce açıkça pazarlık konusu olmuştur. Bu acımasız böl yönet politikası ile bölge ülkeleri bir biçimde önünü göremez duruma getirilmiş -ve günümüzde de dış bağımlılık ortamından sıyrılamaz olmuştur. Ülkelerin bu konumdan kurtulamamanın en büyük ihanet adresi ise şüphesiz ‘yerli işbirlikçilerin’ etki ve de rolü olmuştur. Şüphe yok ki yıllarca devam eden bu savaş ortamı, emperyalist güçlerin denetim ve de yönetiminde sürdürülmüş olma gerçeği vardır. Örneğin Angola İç Savaşı (1975-2002); Birleşmiş Milletler raporuna göre 1992 ve 1998 yılları arasında dört milyar dolar değerinde elmas ticaretini yapar. Bu paralar tümden Angola İç Savaşı’nda harcanmıştır ve bu kirli ve haksız savaştan en büyük çıkarı olan güçler ise Batı ülkelerinin silah tüccarları olmuştur.

Kara Afrika kıtasından farksız olarak; ‘kanlı elmas’ ticaretinin diğer bir önemli adresi ise Sierra Leone’dir. 1989-2003 yılları arasında Afrika’nın yaşadığı en kanlı savaşın ve akla gelemeyecek ilkel metotlarla büyük acıların yaşandığı bir Batı Afrika ülkesidir, Sierra Leone. Bu ülkede ne değerinde elmas ve altın bulunduğunun kesin resmi kayıt bilgisi yoktur. Bilinen tek bir şey vardır ki; bu ülke Afrika’nın en zengin elmas ve altın maden ocaklarına sahip olmuş olmasıdır. Ülke taşıdığı bu potansiyelle (zenginlikler) 1461 yılında Portekizlerin ve 1808’de de İngiliz sömürgeciliğine geçer, yüzyıllar boyu sömürülüp tüketilir. “Halk, ülkenin sahip olduğu maden zenginlikleri sonucu Batı güçlerin işgalinde olmasına neden olmuştur”. (5) (Afrika ülkelerinin sosyolojik veri tabanını daha önceki yazılarımızda detaylandırmıştık.). Bir ülkenin en uzağındaki egemen güçlerin hedefi durumuna gelmiş olması, bu özünde kapitalist sistemin küreselleşmesi demektir ve de yerli işbirlikçi güçlerin kendi ülkelerini çıkarları uğruna göz kırpmadan satabileceği anlamını taşır.

Kuşkusuz küreselleşmenin yol açtığı sermaye dolaşımı sonucu bir anlamda sesiz ve görünmez bir tehditle ülke(lerin) işgallini (işgal demokrasisi) beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda; “globalleşme demokrasinin sonu oldu” (6) tezi yerinde bir saptamadır. 70’li yıllardan sonra neoliberalizmin ekonomi politikası uluslararası sömürü düzenini acımasız bir hırsla dizayna tabi tuttu. Mevcut düzende; işgal demokrasisi sonucu dünya zorunlu bir “sistemine” adapte olurken, paralelinde de özgürlüklere yaşamsal boyutta açıktan sınırlanmalar getirildi. Kapitalist sermayenin müdahalesi doğal zenginlikleriyle bilinen Kara Afrika üzerinde yoğunlaştı. Zira son 50 yılda bütün kıtanın sömürgeleşmesinde Çin, ABD ve Rusya da büyük bir pay sahibi oldular. Batı ülkelerin yansıra Çin 2018’de Afrika’ya 60 milyar dolarlık yatırımla yerleşik bir konuma geldi. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping bu yatırımla Afrika’da kalıcı olmayı planladıklarını ve “kazan kazan” prensibine uygun Afrika ile bir iş birliği içinde olmak istediklerini belirtir. (7) Bu yakınlaşmanın ana merkezinde kuşku yok ki ülkelerin hammaddesinden yararlanmak ve yeni pazarlar elde etme koşulunu yaratma düşüncesi vardır.   

Kullanılan ve yararlanılan kaynaklar

  1. Milliyet gazetesi, 04-03-2021 Türkiye.
  2. Kaapstad Magazine, “Geschiedenis van de diamanten in Zuid Afrika”, Nederland 2022.
  3. Bu konuyla ilgili daha detaylı bilgi için bakın: A. Can Ataş, “Emperyalist Kuşatma” s. 135-204, Praksis Yayınları, Mayıs 2022 İstanbul
  4.  “Afrikaanse Oorlogen Bloed-diamant”, Geschiedenis Magazine, 21 Aralık 2016 Nederland.
  5. Ibidem.
  6. Hertz, Noreena, “De Stille Overname”, Contact, 4. Baskı, Arnhem 2003, sayfa 1-24.
  7. D’Haens, Heleen, NOS-Nieuws, 4 september 2018 Nederland.

-devam edecek-

Makale konulu diğer haberler